1 Eylül 2009 Salı

Kitaplar hislidir, diziler görsel..

Bir gazetecimiz katıldığı televizyon programında “Yeni kuşak kitap okumuyor, dizi izliyor.” dedi. Bu cümle, bu kısa ve öz yani bir gerçeği özetleyen cümle benim için unutulacak cinsten değildi hatta yazı bile yazılacak türdendi. Dizi ya da filmler kitap okumanın verdiği tadı verebilir mi, yerini tutar mı?
Şimdilerde eski eserlerin dizi halinde çekimi ve bu sayede seyirciye sunularak kitap sayfalarından okunması değil de görsel okunumu yaygınlaştı . Okumak seyir ile yer değiştirdi. Televizyonlar sayesinde. En yakından bildiğimiz de Asi dizisi.. Ve Türk eserlerinden Yaprak Dökümü ile Aşk-ı Memnu. Her iki eser de dizilerin haftalara yayılabileceği uzunlukta ve kalınlıkta kitaplar değiller. Daha önce Aşk-ı Memnu dizi olarak çekilmişti. Aslına sadık kalınarak. Devrin giysileri ve dekoru içinde. Yeni uyarlamasında son model arabalardan, yeni kuşak cep telefonlarından, kitabın bahsettiği dönem ile alakası olmayan günümüz giysilerine kadar kitabın konu aldığı döneme çok yabancı unsurları da içererek eser, güncellenmiş ve katkılanmış halde yepyeni , tanıdık ama başkalaşmış kişiliğiyle dizi olarak çekiliyor. Evin mimarisinden, koltuk takımlarına, çay takımlarından yaşam biçimine kadar eskilere ait bir konuyu, sanki bugün yaşanmaktaymış gibi sunmak üzere gerekli işlemlerden geçirdikten, hazırlıklar yapıldıktan sonra, eski eserler dizi haline getirilince, güncellenerek ,özen içinde allanıp pullanarak, yaldızlarla sıvanarak sunulunca, tüm imkanlar ile çekilince, belirli bir izleyici kitlesi de çekiliyor besbelli.
Kitaplar ile filmler ya da diziler elbette içerikte, kahramanlarda, akışta birbirine benziyor ama asla aynı olamıyor. Kitabın tadı bazen filmde yavan olsa da bulunamıyor. Kitap ile yetinmek ve yavan lezzette bile olmayan filmi hiç görmemiş olmayı istemek bile düşünülebiliyor. Bunu çok bariz olarak ilk kez bir mahkumun hayatını anlattığı ve çok etkilendiğim ‘Kelebek’ kitabını okuduktan sonra filmini izlediğimde burkularak fark etmiştim. Filmden hiç etkilenmemiştim, kitaptaki çoşku, duygular, heyecan filmde bir tutam da olsa yoktu. Çevirisini yapan kişinin de başarısı göz ardı edilemeyeceği Kelebek romanı, çok akıcı, nefes nefese bırakan olayların birbiri ardınca aktığı, denizin, adanın, istiridyenin, incinin, kumun anlatılırken zihninizde canlanmakla kalmayıp, ayaklarınızın ılık deniz suyuna değdiğini sonra da palmiyelerin, hindistan cevizlerinin gölgesinin vurduğu kuma bastığınızı hissettiriyordu, alıp götürüyordu yerlilerin yaşadığı bir adaya sizi satırlar okurken, balıkların lezzetini damağınızda hissediveriyordunuz. Filmi , tüm bu duyumsamaları bir de yaşanılmış ortamları, o denizi, kumu, hindistancevizi ağaçlarını,istiridyeleri, incileri ve aşkı göstereceği için heyecanla beklemiştim ancak filme gittidip izledikten sonra salondan çıkarken bir film mi izledim bir belgesel mi izledim kararsız kalmıştım. Yine de bir mahkum üzerine işlenmiş bir belgesel seyrettiğim kanısı çok ağır basmıştı. Hiçbir duygu katılmamıştı filme. Tıpkı bir belgesel gibi sunulmuştu. Kitap ile film ya da dizi aynı etkileşimi veremeyebiliyor yani
Şu an eski yapıtların yeni dizileri, eserlerdeki kahramanları, olayın ana hatlarını içeriyor ama bir oyuncunun dediği gibi satır araları doldurularak konu genişletiliyor, uzatılıyor yani bir kahraman romanda ayrıldı ve gitti diye veriliyorsa o kahraman nereye gitti, ne yaptı, ne yedi, içti, kimlerle tanıştı gibi ek lenmiş satırlar da satır aralarının açılımı olarak dizide anlatılıyor ve o küçücük birkaç günde okunan kitaplar da birkaç senelik dizilere dönüşüveriyor..
Johann Wolfgang von Goethe’nin bir kitabı vardır, bu kitap ile bir kitap yazmış ve hayatı değişmiştir denilmektedir Gothe için ve okuyucuların pek çoğunun da bir kitap okuyup, hayatlarının değiştiği tanımlaması da yapılır bu kitap için. Pek çok okuyanın romandaki Lotte’nin sevgisiyle dolu genç aşık Werther ile kendilerini özdeşleştirerek mavi ceket sarı pantolon giymesine bile vesile olan bu kitap “Genç Werther'in Acıları”. Gothe Almanca’yı olağanüstü kullanan, anlatımıyla okuyanı esir eden, müptelaya döndüren bir yazar, kelimeleri kullanmakta bir dahi. Almanca’yı çok iyi kullanıyor, Almanca bir hamursa, Gothe o hamurdan her tür ekmeği, acı, tuzlu tatlı her tür lezzeti üretebiliyor. Almancayı çok ustaca kullandığı bu yapıtı yayınlanıyor ve okuyucu sayısının çokluğu bir anda dikkatleri çekiyor. Kitap o kadar etkileyici ki intihar edenler bile oluyor okuduktan sonra. Bunun üzerine başka dillere çevriliyor. Başka dillerde yayınlanıyor. Ancak şu görülüyor ki asla Almanya’daki etki diğer ülkelerde yaşanmıyor, çok şükür ki intihar eden olmuyor o ülkelerde okuyanlar içinde. Bu da aynı eserin farklı anlatımlarına bağlanıyor. Yani Almanca’da Gothe ne kadar başarılı anlattıysa çevirirken yapıtta o etkiler kısmen kaybolabiliyor. Anlatım, farklılıklar kazanabiliyor aynı eser de olsa kimin elinden çıktığına bağlı olarak.
İyi dizileri izlemek çok hoş , çok eğlenceli görsel yönden. Ancak bir kitabı, kağıdın kokusunu duyarak, görsellikte yani dizide kaçırdığınız belki hiç fark etmediğiniz ince ince ayrıntıların usta bir yazar tarafından kelimeler ile oya gibi işlenerek betimlenmesini okumak ve sadece zihninizin ürünü olan o anı, ortamı ,sunulacak görüntüden bağımsız, tamamen farklı olarak zihninizde canlandırmanın tadı bambaşkadır. Kitapta , mutlaka dizide/filmde olmayan, sözcüklerle anlatılabilen tadlar, incelikler, bakışlarla anlatılabilenin ötesinde hisler, gizlenen düşler vardır bizi o kitabın sayfalarına sıkı sıkı bağlayan.
ACEMIDEMIRCI

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yapmak için gmail adresi gereklidir...
Yorumlar, blog yöneticisi tarafından denetlendikten sonra, uygun bulunması halinde yayınlanacaktır...
İyi paylaşımlar...

İletişim: usayken@gmail.com