27 Kasım 2009 Cuma

Bazı insanlar.. (Bir bayram yazısı)



İnsanlar tanırız. Sevdiğimiz, hoşlandığımız, kaçtığımız, ayrıkotu muamelesi yaptığımız.

İnsanlar tanırız, bir ihtiyaçtırlar, kelimelerinden tutun da kelimelerini vurguladıkları ses tonlarına kadar ferahlatıcı bir esinti gibidirler. Onlarla konuşunca bir şelalenin tertemiz sularında arınmış gibi oluruz sanki.

Yine insanlar vardır, onlar tek bir söz söylemeseler dahi, tek bir bakışlarıyla mıhlanır kalırsınız olduğunuz yerde bin azar işitmişcesine.

İnsanlar vardır, tanıdığımızı düşünürüz. Oysa irdelersek tanımışlığımız, tanışmışlıktan öteye gidememiştir. Arabalarının markasını biliriz, oturduğu semti de. Nerede görsek tanıyacağımız kadar aşinayızdır dış görünüşlerine. Onların niceliklerini biliriz, bellemişizdir. Ancak onların niteliklerini hiç görememişizdir. Bu, onları hiç mi hiç tanıyamamışızdır anlamına gelir.

Bir bakıma tanıdığımızı sandıklarımızı da ne kadar tanıdığımız, aslında pek tanıdık bir konu değildir. Sadece günaydınlaşmadan, selamlaşmadan, iyi akşamlar, esenlikler dilemekten öteye gidemeyen ya da mecburen paylaşılan birkaç konunun dışına taşamayan paylaşımlar; insanlar hakkında bizde, bizim hakkımızda da insanlarda bir fikir uyandırsa da, bu fikri bir kanaat boyutunda algılamamak gerekir.

Çocukluğunu bilmediğimiz, nasıl sevildiğini ya da hırpalandığını, ne kadar kabul gördüğünü hiç öğrenemediğimiz ya da itelendiğine tanık olmadığımız insanları belli bir başlangıçtan itibaren tanırız. Artık çocukluğun oldukça gerilerde kaldığı ortamlarda mesela. Üniversite sıraları, komşuluk ya da iş ortamları gibi çocukluktan çıkılmış olan daha sonraki zamanlarda tanımışızdır çoğu insanları. Davranışları, tutumları, eğilimleri kesinkes belirleyecek belli yaşanmışlıkların geride kaldığı bir noktadan itibaren tanımaya başladığımız insanları, geç bir başlangıçta tanımış olmak; kısıtlı yaşanmışlıklar anlamına gelir ki bu da o insanı tam anlamıyla tanıdığımızı söylemek için yeterli değildir. Ancak bunların yeterli olabildiği insanlar var elbette.

Bu kanı önceki kuşaklar tarafından da kimbilir kaç kez saptanmış olmalı ki atasözleri bile üretilmiş bu konu üzerine.

“İnsan insanı alışverişte görsün, birisini tanımak için ya seyahata gideceksin ya yemek yiyeceksin, insanoğlu çiğ süt emmiştir” gibi.

Çok dostluklar biliriz, nice sonra, onu hiç tanımamışım yakınmaları ile bitiverir. Eğer o nice sonra tanımamışlık fikrini oluşturan olgu yaşanmamış olsa idi, demek ki dostluk sürecekti.

Ne zaman bir tanışıklığı, arkadaşlığı hatta evliliği o ana kadar sıradan ve kanıksanmış olmayan ciddi bir test beklerse, bu test kırılma noktası ya da pekişme noktası olabilir.

Hep anlatılan ya da öğünülen veya öyleşmişcesine gösterilen nitelikler, özellikler; o ana kadar kendini gösterme fırsatı bulamamış olsalar da, buldukları ilk fırsatta ortaya çıkmış, dolayısıyla insanın aynası olmuşlardır içini dışa vuran.

Mesele, o noktada insanı insan olarak mı değerlendirmek yoksa hep sanki öyleymiş gibi sunulan görüntünün, aslında çok farklı bir görüntü olduğunu anlamanın sıkıntısıyla veryansın mı etmek olduğudur.

Her iki seçeneği de tercih edenler var.

Bu seçim tamamen bizim kişiliğimizi, bakışımızı oluşturan unsurlar ile ilgili.

Bazı insanlar vardır görüntüde hiçbir şey algısı uyandırır; ama yarım saatlik sohbet sonunda çok şey oldukları inancını yıkılmaz şekilde oluştururlar.

O sade, iddiasız görüntünün altında gizlenen ne kadar derin düşünceleri, görmüş geçirmişlikleri, imbiklenmiş tecrübeleri, yunmuş yıkanmış arınmış edinimleri fark edince, kapkara kömürün içine saklanmış pırıltılı, ışıklı, eşsiz bir elmas bulmuş gibi oluruz.

Bu tür bir buluş, bulanı sevindirmesinin yanı sıra, dış görüntünün yanıltıcı olabileciğini de öğretmiştir bize hoş bir sürprizle.

Her insan bir dünyadır, her dünyanın içerdiği atmosfer farklıdır, diye düşünmeye başlamışızdır.

Bazı insanlar vardır, her yerde olmaları istenir. Esprili, güldüren, hazır cevap, gergin ortamları yumuşatan, hiçbir sözün altında kalmayan.

Keşke bu insanlardan daha çok olsaydı diye düşünürüz.

Bir köylü kadınla, çobanla konuşmak hiç ummadığınız kadar şaşırtıcı olabilir. Ziraat mühendisi ya da yer bilimci değillerdir. Size tabiatı, bitkileri anlatmaya başladıklarında, yağışlardan, ağaçların yapraklarını geç dökmesinden, ayvanın çok olmasına kadar gözlediği verilerden önümüzdeki günlerin nasıl olacağını okuması karşısında bambaşka bir dünya ile karşı karşıya olduğunuzu, bazen diplomanın ne kadar yetersiz olduğunu düşünüverirsiniz. Onlara yetecek hiçbir diplomanın mevcut olmadığı kanısına varırsınız.

Yitmemiş içtenlikleri, ikramda bulunmak için çırpınışları, çıkarsız yaklaşımları ile ilkin onları anlamakta zorlanabilirsiniz bile. Sonra hala böyle insanların bulunduğuna sevinirsiniz onları tanımış olmanın şansıyla.

İnsanlar vardır, nasıl olduğunuz değil de nasıl imkanlar sunacağınız önemlidir onlara. Ne kadar vericisinizdir, o kadar iyi dost bilirler sizi.

İnsanlar vardır, yürekleri kocaman, kapıları hep açık. Sadece dinlerler. Dinledikleri hep yakınmalardır. Konuşmaları da hep teskin edicidir.Onlar hiç yakınmaz. Ancak onlar on milyonda bir çıkarlar. Onları bulmak kolay değildir, bulunca da kıymetini bilmek kolay değildir. Bilenler de akıllıdır hem de şanslı.

İnsanlar vardır, zor anların kişileridir. Hani kırk kişi girişimde bulunur da bir işi halledemez ama biri çıkar bir söz ile halleder her şeyi ya. İşte öyle insanlar. Onların yakınlarınızda olması, aslında sizin şansınızdır. Onlar yakınlarınızdaysa, hiçbir olay kötüye gitmez. Hiçbir tatsızlık uzun boylu sürmez, hiçbir anlaşmazlık büyümez. İdare edenlerdendirler, yöneticilik anlamında değil elbet, geri kalan insanlar, idare lambasının yağı bitti yani benim tahammülüm bitti, kalmadı derken, onları yatıştıranlardır, kendini anlatmaktan çok karşıdakileri anlayanlardır. İdare lambasının bitmeyen yağları olur, ışıtırlar çevrelerini. Böyle akrabalarınız, arkadaşlarınız olsun istersiniz.

İnsanlar çeşit çeşit. Çiçekler gibi. Her çiçek farklı renkte, farklı kokuda. Dikenlisi de var, dikensizi de. Diken gibi gözükseler de pür şifa olanlar var devedikeni misali. Mesele onlara nasıl bakıldığında. Gözde yani. Görünen mi, görülmesi istenen mi yoksa bütün mü bizi cezbetmeli. Mesele bu.

“Kusursuz dost arayan dostsuz kalır” demiş Mevlana.

“Alemin gözündeki çöpü görürsün, kendi gözündeki merteğe baksana” demiş.

“Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” demiş yine Mevlana .

O halde insanın bazen ateş olup yaktığını, bazen su olup ferahlattığını, kimileyin merhem olup yara kapattığını, belki bize en unutulmaz dersleri öğrettiğini bilerek ve önce kendimizin bir insan olduğunu hep anımsayarak, insanları, insani duygularımızla değerlendirmek, yaklaşmak, anlamaya çalışmak doğru olmaz mı?

ACEMIDEMIRCI




26 Kasım 2009 Perşembe

Kapı önüne konulası konuk: Yaşlılık

“Hiç kapıya konulacak şey değil şu yaşlılık; ama başa geliyor, gelince de gitmiyor.”

“Sene seneyi aratıyor, geçen sene ile bu sene arasında çok fark var dizlerimde.”


Bu cümleleri çok duymuştum. Görmüş geçirmiş, baston kullanarak iki büklüm yürümeye başlayalı hayli zaman olmuş, yaşlılık safhasındaki kişiler için vakit geçirmek, ya güneş vuran bir pencerenin önünde oturmak ya parka gidip bir banka ilişerek güle oynaya, bağıra çağıra eğlenen gençleri, birbiriyle gözlerden ırak buluşan gizli sevdalıları, okuldan kaçan haylaz öğrencileri, annesinin yanında küçük adımlarıyla , başı daima arkadaki bir olayı yakalamak için çevrilmiş minikleri seyretmek anlamını taşımaktadır.

Otobüslerde yaşlılara gururla yer vermiş kişiler olarak artık dolmuşta otobüste bize yer verilmeye başlanıldığında, hitaplar “Abladan teyzeye” yöneldiğinde bunları yadırgasak da masumane uyarılar gelmeye başlamıştır yaşlılığa dair.

Kırış kırış yüzü, kemikleri çıkmış elleri, çorbadan başka tercih edilemeyen öğünleri ile aklımıza yer eden yaşlılar sanki hiç genç olmamış gibi gözükürler gözümüze. Sanki hiç bebek olmamışlar, agular gugular yapmamışlar, ilk dişlerini çıkarmamışlar, emeklemişler, sokakta bilye, saklambaç oynamamışlar gibi duyumsarız onları.

Sanki hep öyleydiler, hep ellerinde bastonları vardı, ufalmış, kurumuş haldeydiler gibi algılarız onları.

Oysa biz yaşlılığa yaklaşsak da ruhumuz hala gençliğimizin bahar esintilerinin sürdüğü kavak yelli, gül kokulu, akılların bir karış havada olduğu, coşmaya hazır duygu sokaklarında gezinmeyi bırakmamaktadır. Görüntümüzle hislerimiz çekişmektedir..

Orta yaşın üzerindeki fiziğine rağmen hala yeniyetme tavırlar içindeki pek çok kişiyi daha bir anlarız yaşlandıkça.

Bize sorulanları, artık biz gençlere sorar olmuşuzdur yaş ilerledikçe. El öperken eli öpülen, bayramcı giderken bayramlarda ilk gün ziyaret edilen oluvermişizdir.

Zihnimizde hala o eski , genç, yorulmaz kişi olsak da bir yaşıtımız, eski bir okul arkadaşımız ile karşılaşıp ondaki hücre yitimini görünce azımsanmayacak bir sarsıntı geçiririz.

Aynada görmediğimiz, görsek de kabullenmediğimiz senelerin hızla geçmiş olduğu gerçeği, eski arkadaşımızın görüntüsü ile yüzümüze vurulmuş olur.

Eskilerin değil ama bizim kuşağın ilkokul ile başlayan ve çoğunlukla bir üniversiteden mezuniyet ile biten öğrencilik süreci boyunca duyduğumuz belli cümleler olmuştur. “Dersler nasıl?” gibi. Sene sonlarında bu soru “Karneler nasıl ?” ya da “Notlar nasıl?” halini almıştır.

Okullar bitirilir mutlak bir gün. İşe girilir ve bize yöneltilen soru “İşler nasıl?” olmuştur değişen durumumuza istinaden.

Ardından evlilik gelirse eğer, “Evlilik nasıl gidiyor?” sorularına cevap vermeye başlamışızdır.

Bu soruları, “Emeklilik nasıl, alıştın mı?” sorusu izler. İşte bu son soru karşısında yaşımızın daha bir ilerlemiş olduğunu alenen fark ederiz.

Öğrenci olmaktan çalışan olmaya geçis, çalışanken emekli olmayı yaşayış, anne olmaktan anneanne olmayı öğrenme; yaşlılığa giden sıralamanın kademelerinden bazılarıdır.

Televizyonda kimileyin rastladığımız sağlık programlarında, diyelim ki osteoporoz konusu konuşulduğunda bu konuya hiç ilgi duymayıp kanal değiştirirken, kemik erimesi ile yüz yüze geldiğimiz andan itibaren osteoporoz sözcüğünü duyar duymaz uzaktan kumandayı kapıp, televizyonun sesini açmaya yeltenmek yaşımızdaki değişiklik kadar yaşımızdaki değişikliğin eğilimlerimizdeki değişiklikleri nasıl belirlediğini de gösteren bir olgudur.

Sanki hiç bize uğramaz, sanki sadece komşuda olurmuş sandığımız, hayatın ta kendisi olan olgulara hiç yakalanmadan yaşayacağımızı sanırken, sadece göz doktoruna ya da diş hekimine gitmeyi bilirken birden bire vücudumuzun yorgunluğunu, eskimişliğini hissetmemiz kaçınılmaz olunca, hep komşuda olacağını sandığımız olgunun artık kapımızda olduğunun farkına varırız.

Artık o varsayılan komşu bizizdir.

Yaz kış, dere tepe hiç durmadan gezmek isteği bundan böyle kış aylarından başlayarak yerini evde oturma tercihine bırakmıştır kapımızı çalan yaşlılık ile..

Biraz daha yaşlanınca sadece kış ayları değil, yaz aylarında da yolculuk yapmaya yüksünmeler, ayakların şişmesinden, iklim farkını kaldıramamaktan şikayetler kaçınılmaz olur.

Hiç erinmeden, yani üşenmeden yürünerek gidilen alışveriş merkezleri, çarşı pazar gibi yerlere artık arabasız gidilemez olmuştur.

Okunan ciltlerce kitap kıyılıp atılamamış, kimselere verilememiş ve artık tozlarını solumak kaldırılamaz olmuştur. Bunca kitabı bir kütüphaneye bağışlamanın iyi olabileceği düşüncesi ağırlık kazanmıştır epeydir.

Sadece yeni kitaplar okunabilir olmuştur, tozsuz oldukları için. Elbette gözler izin veriyorsa.

Kemikler erir, gözlerde de tansiyon yükselir. Hormonlar değişeli çok oluştur yaşlılık ile.

Dik durulan, “Sırım gibi, selvi gibi, çakı gibi “ yakıştırmalarının yapıldığı yaşlar da, duruşlar da artık fotoğraflarda kalmıştır.

Japonlar, aile büyükleri yani anne babaları altmış beş yaşına gelince onlara kırmızı bir çift terlik hediye ederlermiş. Bu, artık o yaşlıların bebek gibi olduklarını , ikinci bebekliklerini yaşadıklarını anlatmak anlamına gelirmiş.

Bazı yerel kabilelerde, buzullarda yaşayanlarda yaşlıların ıssız bir yere terkedilerek soğuktan donarak ya da aç vahşi hayvanlarca parçalanarak öldürülmesi yaşanan olaylarmış.

Çağımızda yaşlılar için kanunlar var. Yaşlılara hizmet veren , yaşlılarına maaş bağlayan, onları koruyan, bakan, imrenerek izlediğimiz ülkeler var.

Görmüş geçirmişlik, tecrübe, rafine edilmiş duygular, arınmış yalınlaşmışlık anlamına gelen yaşlılıktan kaçınılmaz; ama yaşlanılsa da asla ihtiyar olmamak lazım, “yaşlanmayan yaşlı” Müzeyyen Senar'ın dediği gibi.


ACEMIDEMIRCI

Merhabalar,
Bayramınızı kutlarım.
Sağlıkla, mutlulukla, bolluk ve huzur içinde daha nice bayramlar dilerim.
ACEMIDEMIRCI

20 Kasım 2009 Cuma

Asi Dizisi 8.Bölüm Ardından

Hepinize Merhaba...



8. bölüm kolaj görüntülerinden oluşan 'kapsamlı' fragmanımız...


http://www.youtube.com/watch?v=L0gNxvbemXM

http://en.sevenload.com/videos/fCvN5dz-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-8


Sevgilerimle...

18 Kasım 2009 Çarşamba

Asi Dizisi 7.Bölüm Ardından

Hepinize Merhaba...

Asi dizisi 7. bölüm kolaj görüntülerinden oluşan 'kapsamlı' fragmanımız...

http://en.sevenload.com/videos/fY9tGyv-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-7

http://www.youtube.com/watch?v=TKS56MZm00k

İyi seyirler...

16 Kasım 2009 Pazartesi

Dil: Acıtandır da, incitendir de ama sevgi de anlatılır dil ile

Ezop’un hikayelerinden sıklıkla yararlanırız. Teşbihte hata olmaz diyerek ya da örnek vererek. Kimisi Ezop’un öyküsüdür der anlattığı kıssadan hisseye kimisi padişahın biri diye başlar bazıları da bir vakitler bir hükümdar varmış der.

Kim ile anılırsa anılsın, süzülmüş, imbikten geçmiş, rafine tecrübelerin ya da yaşanmışlıkların bir sonraki kuşaklara geceleyin ay gibi, sokak lambası gibi, deniz feneri gibi, karanlıkta mum gibi mutlaka ışık tutan dersleri, çok değerlidir. Gün gelir mutlaka hak veririz, doğruluklarına pey biçeriz.

Böyle hikayelerden biridir dil hikayesi. Hani “Hükümdarın biri, kimisine göre vezirinden kimisine göre Ezop’tan dünyanın en lezzetli yemeğini istemiş. Karşısına dil gelmiş, güzelce pişirilmiş halde. Ardından dünyanın en acı yemeğini istemiş hükümdar. Ne geleceğini merak ediyormuş. Gelen tabağın kapağını açınca yine dil görmüş. Merakla sormuş en lezzetli yemek olarak dilin, yine en acı yemek olarak da dilin gelmesinin sebebini. Açıklama kısa ve aydınlatıcıymış.

“En güzel sözleri söyleyerek bize en güzel duyguları hissettiren, sevindiren, coşturan da dildir, bizi taa yüreğimizden yaralayan, üzen, acı çektiren de dildir.”

Buna katılmamak mümkün müdür? Değildir elbet.

Dil, yaşayan ve gelişen bir olgu. Kuralları var, tonlaması var, rengi var. En ufak bir tonlamada, bir vurguda anlamı ya da yöresi değişiveriyor.

Eşanlamlı sözcükler var dilin içinde. Diyelim ki “baş” ve “kafa”. Eş anlamlı dediysek, her daim eş anlam taşıyor ya da eşit kullanılıyorlar demek mümkün olamayabiliyor.

“Baş başa vermek” dediğimizde sadece iki kişinin birlikte bir konuyu irdelemesini anlarız ya da bir eylemi birlikte yaptıklarını. Mesela baş başa yemek yemek gibi. Ancak kafa kafaya yemek yediler dememiz olası değildir. “Baş başa vermek” gibi “kafa kafaya vermek” de kullanılan bir deyim. Ancak “kafa kafaya verdiler” deyince bir işi planlayan, bir işi kotaran kafadarlar, aynı yola çıkan aynı amaçtakilerden bahsedildiğini düşünürüz. “Kafa kafaya verdiler” deyimindeki anlamı, asla “baş başa verdiler” deyiminde bulamayız.

“Baş verdi” dediğimiz olur tohumların yeşermesi sırasında. Asla “kafa verdi” demeyiz.

“Kafa tutmak” dediğimizde, direnmek, karşı çıkmak, bir nevi isyan etmek anlamları çıkarsak da “baş tutmak” deyimini duyunca bir işe öncülük etti, bir işin yolunu açtı anlamlarını algılarız.

“Başı tuttu” diye duyduğumuzda mesela, migreni olduğunu düşünürüz başı tutanın. Ya da baş ağrısına tutulduğunu. Oysa “kafası tuttu” denildiğinde, fikirlerinin uyuştuğunu, aynı paydalarda buluştuklarını anlayıveririz.

Kafası bozuldu diye duyduğumuzda anlarız ki o kişinin asabı bozulmuş, bir şeylere kızmış, öfkelenmiş. Duyguları karışmış yani. Kızmak gibi bir duygu geçmiş öne. Oysa"Başı bozuldu" diye duyarsak, bir birlikteliğin yani evliliğin bozulduğunu, bittiğini anlarız.

At yarışlarında kıl payı kazanan at için “at başı geçti” denilir. At kafası geçti denilmez. Kafa ve baş anlamdaş olsalar da.

“Baş olmak”, öncü, önder olmaktır. Bir makamın başındaki denir. Başta o var denilir, filanca var denilir. Ancak kafa sözcüğü kullanılmaz bu anlamda. Kafa denilmez çünkü baş, kafanın aksine bir de ilk olan, birinci anlamını taşımaktadır.

“Başlı gitti” diye bahsedilen bir kişi için temelli gitti denmek istenilmektedir.

Yeni evlilere, “başa kadar olsun” denilir, yani bu baştan taa öbür başa kadar. Başlı olsun denilir.
Anlaşan insanlara “kafadar” denilir ama bu anlamı veren baş ile ilgili bir deyim yoktur.

“Bir insanın kafası bozulur” ama başı bozulmaz, “kafası atar” ama başı atmaz, “başının gözünün sadakası” denilir ama kafasının gözünün sadakası denme adeti yoktur, “başa gelen çekilir” denilir ama kafaya gelenden bahsedilmez, “başımı taşlara vursam” diyen de olur “kafamı duvarlara vurdum” diyen de..

“Başa tac ederiz” ama kafasını, kaşını gözünü kırarız, “başımızın üstünde yeri var” deriz ama ille de “kafa atarım haa” diye korku yollu azarlar gelir kızgın kişilerden.

“Kafamda bir sürü düşünce dolaşıyor” desek de başımda düşünce var demeyiz, “kafası karışık” deriz de başı karışık demeyiz. “Başına bir haller geldi” deriz ama kafasına bir haller denilmez, olsa olsa “kafası yerinde değil” denilir.

“Kafası yerinde değil “dediğimizde, dalgın, düşünceli, kendinde değil demek istiyoruzdur. Bunu başı yerinde değil diye anlatmayız.

Dil, matematik zekası ile anı zekayı gerektirirmiş. Matematik gibi formüle edilebilir, oynanabilir bir olguymuş.

Dilin inceliklerini öğrendikçe gönlümüz açılıyor. Zaten eski dilde “dil” sözcüğü, gönül anlamına da gelmez miydi?
ACEMIDEMIRCI

12 Kasım 2009 Perşembe

Asi Dizisi 6.Bölüm Ardından

Hepinize Merhaba...



6. bölüm kolaj görüntülerinden oluşan "kapsamlı fragman"ımız...

http://www.youtube.com/watch?v=nzRUZoAJKjM

http://en.sevenload.com/videos/QihMEr2-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-6


İyi seyirler...

4 Kasım 2009 Çarşamba

Asi Dizisi 5.Bölüm Ardından

Hepinize Merhaba...



5. bölüm kolaj görüntülerinden oluşan "kapsamlı fragman"ımız...


http://en.sevenload.com/videos/zK4KL4A-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-5


http://www.youtube.com/watch?v=Dsb8FB_VQPU



İyi seyirler...

3 Kasım 2009 Salı

Asi’yi hatırlasak mı biraz..

Son günlerde sitemizde yer alan 2:22 dakikalık klipler ile hasret gidermeye çalıştığımız Asi dizisinin bu denli bereket yağdıran bir dizi olabileceğini hangimiz tahmin edebilirdik.

Önce Hatay sevgisi gelişti Asi dizisini izleyenlerde. Neyse ki Asi dizisi başladığında biz hiç görmediğimiz GaziAntep ve Hatay için hemen birkaç hafta içinde karşılayacağımız bayram için turda yer ayırtmış ve mozaik müzeleri hakkında internette çoktan araştırmaya başlamıştık. Sonra mısır tarlasında gezinenleri gördüğümüz öntanıtımıyla Asi dizisini izlemeye karar verdikten sonra dizinin Hatay’da çekildiğini fark edip, Hatay gezimiz için veriler toplayalım dedik. Oysa ki çok iyi biliyoruz ki tur programı tamamen dolu ve zaten bize yeteri kadar güzellik de gösteriyorlar.

Bayramın ilk günü Gazi Antep’e gitmiştik. İlk kez görüyorduk bu kadar doğuyu.
İyi ki gitmişiz, büyülendik.

Her şey çok farklı ve güzeldi, beklediğimizden çok daha iyisini bulduk.

Yermekler anlatılacak gibi değildi, lezzet küpüydü, mimari karşısında nutkum tutuldu. Resim çekmekten seyretmeye vakit kalmadı desem yeridir etrafı.

Tur otobüsümüzde önümüzde iki şirin genç hanım oturuyordu. Bu tura katılmaya, Asi dizisini izledikten sonra karar vermişler. Biri Demir’e aşıktı genç hanımların , diğeri de Hatay’da, şehrin içinde, bir göbekte, çevredeki binaların arasında küçücük kalmış aşk tanrıçası Tike’nin heykeline.

Hatay’ı gezdikten, yemeklerini tattıktan sonra Asi dizisine olan bağlılığım daha arttı. Dizide gezdiğimiz yerleri görünce heyecanlanıyor ve orayı ismiyle hatırlıyor olmaktan mutluluk duyuyorduk.

Asi dizisi harika bir ortamda, Hatay’ın olağanüstü güzellikleri, eskilerden kalma nefis mimarisi olan evleri, duvarların arkasına saklı küçük fıskiyeli havuzları olan nefis ve serinletici bahçeleriyle taş konaklarıyla muhteşemdi.

Metropollerde, bloklarda, apartman daireleri içinde kendisini bir konsolun çekmecelerinden birisine tıkılmış gibi hisseden insanların, tam da başka hayatlar da varmış diye düşüneceği cinstendi her yer Hatay’da..

Asi’yi çok sevdim/sevdik. Erdemli, katıksız bir sevgi ile süslenmişti öykü. Sevgiyi sevdik Asi dizisinde. Sevilesi cinsten bir sevgi vardı. Katlanmayı bilen, başı dik, taviz vermeyen.

Asi demek sadece iki oyuncu demek olmadı benim için yani Asi ve Demir’e indirgemedim diziyi. Şu gerçek ki o iki oyuncudan başkasını, o iki rol için asla düşünemiyorum, yakıştıramıyorum. Aslında sadece o iki rolün oyuncularını değil, anne rolündeki oyuncu dışında tüm oyuncuları tamı tamına o rolde görmeyi isterdim yine.

Asi bize çok şey sundu sunulanların hiç birinde olmayan. Bize entrikalarla dolu bir aşk, hile, hurda içinde ilişkiler, aldatma, ihanet sunmak yerine kültür, gelenek görenek, mimari, çiftlik hayatı, gökyüzü, alabildiğine doğa sunarken Asi dizisi de efsane oldu..

Resimlerde gördüğümüz canlıları hiç olmazsa ekranda hareket ederken gördük, seslerini dinledik Asigiller’in, Demirgiller’in yaşadığı çiftlikte..

Tarihin içine girdik Asi ile. Tarihin her katmanında gezindik. Sanatından, inanç sistemlerinden, kültürlerinden esip geçtik. Sadece yoz bir sevgi, kuru bir dizi izlemedik.

Biz bir diziyi sevdik ama dizinin yapımcıları o diziyi bizim kadar sevebildi mi emin değilim.
Bu nasıl bir sanal ortamdı ki, kurguydu ki Hatay gibi küçük ama her konuda çok zengin bir yerde geçiyor olması bile bizim bağlılığımızı arttırdı, sade ve kır tarzı giysiler, has deriden çizmeler, gönden çantalar, lastik çizmeler görmeyi, lame, yüksek ökçeli, açık, şık ayakkabılara; pahalı, vitrinden henüz çıkmış gibi duran, parlak şaşaalı giysilere, takılara yeğledik.

Doğallığın tadını çıkardık. Doğal olanı aslında nasıl da özlediğimizi ve beklediğimizi hatırladık, hatırlattık.

Asi’nin kemikleşmiş izleyici kitlesi olarak adlandırılan bizler, sanırım ilhamlara da vesile olduk. Yeni Asiler için ilhamlar verdik. Asi’nin neden sevildiğine dair bir akıl yürütme, en kısa yoldan Hatay, çiftlik gibi hep bahsettiğimiz ögeleri sonuç olarak verebilir. O halde Hatay’da çekilecek yeni ve Asimsi dizilerin, Asi’den daha fazla sevileceği de kolaylıkla düşünülebilir.

Böyle düşünenler olmuş olmalı. Asi ile ilgili hepimizin bildiği bir sitede, Asi sonrası diziler ele alınıyor. Zaman zaman okuyorum arkadaşların izlenimlerini. Hiç birisi Asi olamıyor, olsa olsa Asi’nin çekildiği yerlerde çekilen yeni bir dizi olmaktan öteye gidemiyor yazılanlardan çıkardığım sonuca göre..Çoğunun, alıştığımız mekanlarda, yerlerde yabancıları görmesi yada o dizideki birer yabancı olarak görmelerini yadsıyan satırlarını okurken aynı şeyleri düşündüğümüzü hissediyorum.

Neden mi? Çünkü Asi sadece Hatay’dan ibaret değildi. Hatay’ın olağanüstü havasıyla yoğrulmuş kültürüyle renklenmiş, yemekleriyle lezzetlenmiş, tabiatıyla kokmuş o dizi, tüm bunların bir kokteyliydi, karışımıydı ve senaryosu bambaşkaydı. Belki tamamen bir tesadüf, planlanmamış, hesaplanmamış bir kartopuydu Asi , beklenmedik bir çığa dönüşen. Öyle bir çığ ki hala önünde durmak zor. Çağıl çağıl tepeden akarken, hiç bir bent önünde duramıyor. Yani hiçbir benzer oluşum, dizi benimsenemiyor, kar taneleri gibi savruluyor.
ACEMIDEMIRCI

27 Ekim 2009 Salı

Asi Dizisi 4.Bölüm Ardından

Merhaba Asi Dostlar...

Dizimizin 4.bölüm kolaj görüntüleri...

http://en.sevenload.com/videos/gboq6as-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-4
http://www.youtube.com/comment_servlet?all_comments&v=KWXTQqggUr4

İyi seyirler...

Keyfin, mis gibi kokan buharlaşmışı: Çay

Bir kahvehanenin içeriyi buharıyla nemlendiren, camları buğulandıran, kokusu ile çay ocağında olduğunuzu hemen anlatan çaylarının yapıldığı koca çay ocaklarında, bir kır kahvesinin kareli örtülerle kaplı masalarına getirtilen içi birazdan içimizi ısıtacak kömür ateşinde ısınan semaverinde, bir ağırlamanın gereği olarak sunulan bazen yanına limon dilimi de eklenen beyaz porselen çay fincanlarında ya da ve ille de ince belli cam bardaklar içinde tavşan kanı rengiyle üşüdüğümüzde, yemek üstüne, laflarken, zihni açmak için gibi çeşitli gerekçelerle, günde kim bilir kaç kez içtiğimiz içecektir çaylar, suyun dışında.

Sabah kalkar kalmaz yapılan ilk eylem ocağın üzerine çaydanlığı koymaktır. Ya da ısıtıcıya su koyup, sallama çay için su ısıtmaktır.

Çayı, keyif için içecekler mutlaka çayın demlenmesi sırasında saldığı buharı ile her yanı kaplayan o kendine has dayanılmaz kokusunu duymak ister. İster kahvaltı sofrası için olsun ister yemek sonrası keyfi ya da beş çayı olsun mutlaka demleme usulü çay içmek ister çay keyfine düşkün olanlar. Önce çaydanlık su ile doldurulacak, üzerine boş demlik konulacak. Su ısındıktan sonra birinci kalite çayın saklı olduğu, has bir dem için en gerekli çay ögesi olan tozlu kısımhiç ziyan edilmeden paketten demliğe boca edilecek, demleme işlemi yapılacak, demlenmiş çayın üzeri temiz bir havlu ya da bez peçete ile örtülecek. Bu aşamalar bir tören gibi yapılır , içmek kadar çayı hazırlamak da ayrı bir keyiftir.

Bir Doğu Karadeniz gezimiz sırasında, Rize’de çay fabrikasını ziyaret ederken sarışın, yeşil gözlü, altın küpeli tipik bir Karadeniz hanımı olan ziraat mühendisinden dinlediğimiz bu demleme yöntemi ile o ana kadar bizim çayı aslında yanlış demlediğimizi de öğrenmiş olmuştuk, usulüyle çay demlemenin yanı sıra.

Çay yapraklarının toplandıktan sonra dönüştüğü kahverengimsi renkleri ile makinelerde işlenme sırasını adım adım yerinde görmüş, nasıl kıyıldıklarını, nasıl ayrıştırıldıklarını ve paketlemeye kadar geçirdiği işlemleri, demlenmemiş çay kokuları arasında dinleyip, tanık olmuştuk.

Birinci sınıf Rize çayı almak için fabrikanın girişinde, satış penceresi sokağa bakan satış bölümünde bizim turun katılımcıları kuyruğa girmişti. Hediye olarak poşetler dolusu çay almıştık.

Sabahları, özellikle de bir hafta sonu sabahı ise ve güneş de içeriye vuruyorsa keyifli bir kahvaltının tam sırasıdır. Önce çay demlemekle başlanır kahvaltı hazırlıklarına. Ev halkının henüz uyanmamış olanları için mutfaktan içerilere sızan çay kokusu müthiş bir teşviktir yataktan kalkmak için. Bu koku renkli, tatlı, tuzlu, börekli, çörekli bir kahvaltı masanın ilk habercisidir.

Hafta sonu kahvaltıları ayrıcalıklıdır. Ayaküstü geçiştirilen cinsten olmaz. Özenlidir. Tüm hafta yapılamayan o doyum olmaz kahvaltı keyfinin olabildiğince tadılabileceği anların günleridir hafta sonuna denk gelen günler.

Yaz mevsiminde domates, salatalık, biber ile daha renklenen ve çeşitlenen kahvaltı sofralarına zeytinler her zaman alabildiğine renk katar. Çizik pembe zeytinler, siyah zeytinler, doğal yöntemlerle yapılmış ve bu yüzden asla simsiyah olmayan içinde kuzguni siyahtan, lacivertten, kahverenginin tonlarına kadar renk barındıran zeytinle, yeşil zeytinin sadesi, içi bademlisi biberlisi baş köşelerde , beyaz porselen tabaklarda yerini alır keyfi çıkarılacak bir kahvaltı sofrasında.

Son zamanlarda zeytinler için özel olarak tasarlanmış uzun cam, seramik ya da porselen zeytin kapları da çok şık durmaktadır masalarda.

Zeytinlerin üzerine zeytinyağı gezdirilir, kekik eklenir hatta kişniş ya da kinzi de denilen bitkinin tohumları ile zeytinlerin üzeri süslenir, tadına tat katılır.

Peynir tabağında ya da bir servis tahtasının üzerinde dilimlenmeyi bekleyen peynirler olmazsa olmazıdır kahvaltıların. Çay ile en iyi giden, damak tadının olabildiğince hissedildiği çayın beraberindekilerdir.

Bir de simitler. Çıtır çıtır, gevrek gevrek ve üzerindeki kızarmış susamlar ile her saatte yenilebilen lezzettedir. Simit, kaşar peynir ve çay, bir çok kişinin ana menüsüd ür öğle yemeklerinde bile.

Yakın bir geçmişte yabancı çaylar ile tanıştık. Eskiden kaçak olarak ülkemize sokulan çaylar vardı ve bunlar hatırlı misafirlere ikram edilirdi. Demi has olurdu, kokusu buram buram. Rengi koyu ve canlıydı.

Sonra başta İngiliz çayı olmak üzere yabancı çayları gerek paketler halinde gerek sallama şeklinde görür olduk . Kimisi bergamut kokuyordu buram buram.

Bu tür kokulu çaylar çıkmadan evvel, Antalya’ya gidenlere bergamut tozu sipariş verirdik. Demlenen çaylarımıza atıp, çay kokusuna burcu burcu bergamut ıtırını da eklemek için. Hazır çayların artık her yerde satılır olmasıyla birlikte bu siparişler de kesildi.

Slovenya’ya giderken, ikram sırasında hostesin içecekleri sıralarken “Çay” demesi karşısında hiç düşünmeden “Çay” demiştim. Zira bizim dilimizden bir sözcüktü. Sonradan öğrendim. Ruslar ve o dili bilenler ya da o kökenden olanlar çaya bizim gibi çay dermiş. Kendi dilimden bir ikram, yabancı bir şirketin uçağında sunulunca çok hoş gelmişti bana.

Çay tarlaları yemyeşildir. Çok boylu olmayan çay bitkisi dalgalı dalgalı, kabarık bir şekilde yeri örter. Toprağı göstermeyecek sıklıktaki yeşil yapraklar buklelenir yamaçlarda.Bu bitkiyle sık sık karşılaşınca hiç sormadan çay olduğunu anlamıştık oralarda.

Çayın tadı başka başka çıkarılır. Şekerli şekersiz ya da kırtlama içilerek. Hiç akıl erdirememişimdir bir şeker parçasının eritilmeden bir bardak çay ile içilebilmesini. Onun da bir inceliği varmış oysa. Meğer kırtlama şekerleri çok sert olurmuş ve özel keskisi ile kesilirmiş. Erzurumlular kırtlama çay içmeye düşkünlükleri ile bilinirler. Ağızlarına aldıkları özel şeker ile çaylarını içmezlerse, çaydan haz almazlar.

Çay bardakları seslidir. Çayı karıştırırken çay kaşıklarının çıkardığı sesler birer mesajdır. Bir balkonun altından geçiyorsanız ve balkondan çay kaşığının o bilindik sesi de geliyorsa, oradan geçtiğiniz saate bağlı olarak kahvaltı, ikindi kahvaltısı, beş çayı ya da misafir ağırlaması sırasında çay içiliyor demektir.

İş yerinde bir arkadaşımızın yanına uğrasak ilk olarak çay içip içmeyeceğimizi sorar. Ya da koridorda karşılaşsak çaya beklediğimizi bildirir, çaya davet ederiz onu.Bir arkadaşımızı davet ederken “Gel de bir çayımı iç” deriz.

Çay bazen yardımcıdır. Çocuklar ya da yaşlılar bisküvi ya da peksimetlerini çaya sokarak yumuşatır ve onları ezerek çiğnemeye mecali olmayan dişlerine de böylece zahmet vermez.
Taksi duraklarının kulübelerinde, bakkalların bir köşesinde,bir inşaatın işçilerinin karton kutudan masa ile yaptıkları muvakkat mutfaklarının baş köşesinde ille de bir çaydanlık durur. Çay, kültürümüzün bir parçasıdır.

Bazen çaydanlıkların rengi de önem taşır. Mavi çaydanlık gözdedir. Filmler için güzel bir nesnedir. Mavi çaydanlıklar için şarkı bile yapılmıştır.

Sobalı evlerin sobalarının üstünün vazgeçilmezidir çaydanlıklar. Kışın her saat sobanın üzerinde durarak sıcak su kaynağı olurlar, eve üşüyerek girenler için tez elden çay içmelerini kolaylaştırırlar. Sobaların üzerinde duran çaydanlıkların kaynamaları sırasında çıkarttıkları cızırtı da bilenler için hoş bir müziktir, içindeki çay kadar sıcak bir şarkıdır. Bir kış şarkısı.
Çok bilindik bir fıkra vardır. Bir sabah iş yerine genel müdür gelmemiş kimse fark etmemiş. Genel müdür yardımcıları gelmeyince de kimse oralı olmamış. Müdürlerin gelmediğini fark etmemişler bile. Çaycı da gelmemişmiş meğerse. İşte o zaman herkes hep birlikte çaycının gelmediğini fark edip çaycıyı aramaya koyulmuş.

Çayın keyfi ile keyiflenmek ve sohbetler açmak ne keyiftir ne keyif. Kahvaltı sofrasında da olsa, dost masasında ya da iş yoğunluğu arasında çay keyfi bizdendir. Sıcak ve uyandırıcı kokusuyla bir buharın burnunuza kadar gelmesi, keyfin yakınlarda olduğunun habercisidir.
ACEMIDEMIRCI

19 Ekim 2009 Pazartesi

Asi Dizisi 3.Bölüm Ardından

Merhaba Asi Dostlar...

Asi dizisinin üçüncü bölüm görüntülerinden oluşan bir klip... Jenerik müziğimiz eşliğinde...
 
http://www.youtube.com/watch?v=63UySqNb_90
http://en.sevenload.com/videos/ExcXzZr-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-3
 
İyi seyirler...

15 Ekim 2009 Perşembe

Yulia'nın Türkiye Seyahati - 2



Sade insanlar arasinda;Sovet Ittifagi-SSSRi deyilen bir olke vardi yani Rusiyanin kecmis adi ;on bes milletin birliyi altinda hale1917ci ilde tarihi saksiyyat Lenin tarafinden kurulmus bir dovlet vardi,insanlar ayni yasiyor,kasib,varli deyilen bir sey yokdu,Boyuk Vatan savasi,2ci dunya savasi bu halklari bir-birine dahada sik baglamis;fabrik,zavod kurulur her kes calisiyordu,kadinlar erkeklerle ciyin-ciyine calisiyor,okullarda basgan,doktor,muhendis,oyretmen ,isci cocuklari bir yerde okuyurdu,seckilik,yokdu,nede indiki ozel okullar;her sey ayni,okul,saglamlik parasizdi.koylerde onungimi,her bir serait vardi,kollektif is birliyi vardi seherden cok koyde yasayan insanlara ustunluk veriliyordu, doktoru,oyretmeni okulu,hastahanesi birinci sartdi,evler ayni,sokaklar pilanla salinardi,yazda mahsul toplantisinda lnstitut,universte oyrencileri koyde yasayan insanlara yardima gederdi,,,yazmakda maksadim odurki benim cocuklugum,gencliyimin ilk caglari mehz bu devre dusub,malisef indi su dovlet ancak hayallarda,birde tarihin sahifalarinda kalib,ama boyle bir devrde yasama sansi oldugucun kendimi sansli biliyoram,simdi her sey tamam basga,benim gorduyum koyler yene ayni,bazilerini yikib,yerinde villa kaldiranda var,toplagini satib gidende,gencler boyuk seherlerde yasamaga ustunluk veriyor,yurtdasinda yasamak ister, kendi oglum on bes yasinda simdiden Londrada yasamagi pilanliyor; neise metlebden cok uzaklasdim,size ANTAKYA-Hataya giderken gorusduyum sade koy insanlarindan yazmak isterem;yolboyu her cur insanlarla unsiyyetde olur, lokantalarda dinleniyor,etrafi izler hec ne kacirmamaga can atardim,yerli ehali bizim beyaz derimize bakankimi yabanci oldugumuzu anlar;turk oldukumuza inanmiyor,merakla bakar ne aradigimizi sorardilar,bir olayi hec unutmam; arabani kucik bir koye surduk ,arabaya su tokmeli ,yagini deyisdirmek lazim ,ben bir yerde durmagi becermem,koy cok karibliyile dikkatimi cekdi ,evler kucuk-kucuk oyle bakceleride yok,, o kadar istiki dozmek olmuyor ,etrafima gunesden yanib karalmis cocuklar ,yasli insanlar toplandi,merakla ne aradikimi sordular,dinlenmek isediyimi soyledim,cok istikanli,gonakperverdiler,beni bir eve davet etdiler,odaya giren cimi dikkatimi ceken yere dosenmis hali oidu,cok beyendim gozumu nakislardan ayira bilmiyordum,yere yastik koydular,oturmakcin,ben yerde oturmagi onlar kimi becermedim,zor oldu,oda bos,bir gusede kamodkimi bir sey vardi,bir tarafdaise sandik ustunde yatak destleri,pencerede tul perde vardi,ama her yan tertemiz,karib bir hos etride vardi odanin,kadinlarin libasi daha cok dikkatimi cekdi baslari cicekli yazmaile sikica bagli,kollari uzun endise,hemde salvar dedikleri pantolon ama bu cok genis,erkeklerse komlek,pantolanlari cok genis,onlarinda basi cekili -dizilerde guzel mekanlar cekiliyor, insanlarin geyimleri farcli hatta yasadigi evlerde,her halinden duyulurdu sikintida yasadiklari,sade ama gururlu insanlardi,bana ,aileme sufra acdilar,malisef ancak buzgimi meyhos serbetlerini ice bildik,birde bu odada pencere karsisinda kucuk ama rengli bir televizion vardi,bence sahibinin en degerli esyasidi,sordugum sorulara hevesle cevab veriyordular,hizli konusduklarindan cok sey anlamizdim,ama derk etdimki ekinle dolanir,kisda istilik sorumlari oluyor, yasadigim seherde gaz,elektrik sorumu olmadigicun boyle zor yasayanlara acidim cok isterdim onlara yardimci olum ama nasil,yanimizda olan suvinerden payladik,hos sohbetlericun tesekkur etdik,sade insanlarin bu kadar isicakli olmagi beni kovreltdi,hale dizimin ustunde oturan kiz cocugunu hec unutmam o kadar seker ki malisef yola cikmaliydik,onlardan dost cimi ayrildik,koylere meragim oldugucun hey ugrayirdik,ama o cur sade insanlari bir daha gormedim,her kesin kendicin yasama devizini biliyoram,ama onlar tamam basgaidiler,simdi insanligin guzel ozelliyile karsilasmak cok az .bu guzellik onlarda vardi, bir yanlisim oldu koyun ismini unutduk,geri gayidarken arasakda olmadi,bunu kendime bagislamiyoram. Asemidemirci seninkimi yazmagi becere bilmediyimi yazmisdim,ama yene icimdeki hisslierden anlata bildim demi......


13 Ekim 2009 Salı

Benim seyahetim - Yulia'nın Türkiye Seyahati

Insan dogulub yasarken yasadigi gunlerin manali,onemli olmagicun cok calisiyor,cunki oten her bir gun omrumizden geden bir gun,o gunu geri kaytarmak mumkun deyil,bende oyle,yasadigim her bir anin manali,degerli olmagini cok isterem,en boyuk dileyim benim su. Esimle evlenende boyle karar verdik, yabanci olkeleri seyahet etmeli,guzel yasamali,kac yillardi,boyle.evvel yasadigimiz olkenin cografiyasini daha mukammel bilmekcin buradan basladik,en boyuk seherlerde olduk,Misir,Pribaltika Almaniya,Parij,ve s,listeni cokda uzatmak istemiyoram,esas bu safar Turkiyede Antakya-Hatay,Izmir,Ankarada olmaimiz. Biliyorsunuz ben Asi dizisinden o kadar.etkilendimki,mutlaka oyerleri karis-karis gezmek istedim,seherin butun gozelligini dizide gostere bilmeselerde guzel yerlerde cekilis cok kaliteli goruntuile verilmis,hale evden cikarken kalbimde karib duygular vardi,bir turkgimi ata-baba yurduna yabancicimi gelmek karib bir duygu demi,,,kalabaligi sevmadiyimizcin Antaliyada cok az kaldik,arabaile Antakyaya yollandik,yolculugumuz cok guzel kecdi,yolculuk zamani sade insanlarla unsiyyetde olur,koyde yasayan insanlarin hayati bizlere karib geliyordu,elbetki her sey televiziyonda oldugukimi deyil,libaslari farkli,,,Hatay beni cok sevindirdi,italyan memerligina benziyor sokaklar,Baku seherinin iceriseher deyilen gusesinede benziyor,bana oyle geldi dar sokaklardaki evlerde dizide gordugumuz,yasayan cok az elbetki insanlar daha rahat yasamak ister,sokaklarda tek basina gezmeyi cok sevdim,ozaman bir sakinlik,huzur hiss ediyorsan,Ag denizin sahili, temiz ,bembeyaz dalgalar insan omrunu uzatiyor,esimde,cocuklarimda orani daha cok sevdiler,ben dizi cekilen mekanlarda olmagi can atarken bizimkiler deniz keyfi cekirdiler,yakin koylerden dost bele tutdular onlarcin at getirirdiler.Asi nehrindede oldum ama cok isicak sineklerdeki imkan vermiyor ,alisgan olmadigimiz iglim,ozamam Asemidemircini hatirladim,heberdarlik etmisdi,6 gun olduk memnun oldum,sonra Izmir na kadar guzel bir yer deniz sahilinde bir apartamentde yasadik,pencereler denize acilir,dalgalarin sesiyle uykuya getmek na kadar hos,eyvana cikarken deniz sanki ayaklarinin altinda .Haftasonu seher kenarina cikar hec ne unutmamakcin hafizemize kayd ederdik dostlar sag olsunlar,manali,guzel gunler kecirmekcin bizimcun ellerinden geleni esirgemediler,bir daha onlara sizin blokdan tesekkur ediyoram,ailem adindan da,sirada Ankarada vardi,ama orada cok az kaldik,yeniden Izmira donduk,takmin etdiyimizdende fazla kaldik,guzel hayat dolu,seni uca tutan dostlardan ayrilmak zor olsada vatan bildiyimiz,dogub boyudugumuz sehere hos bir tessuratla kayitdik,Ben Asemidemircigimi hayatda yaza bilmem,amma inaniyoramki anlata bildim,azda olsa sizinle paylasmagi becerdim.
Yulia.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Asi Dizisi 2.Bölüm Ardından

Merhaba Asi Dostlar...

Asi dizisinin ikinci bölümün görüntülerinden oluşan özetin özeti bir klip getirdim size; bu sefer jenerik müziğimiz eşliğinde...

http://en.sevenload.com/videos/JJsRDYo-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-2

Sevgilerimle...

6 Ekim 2009 Salı

Asi Dizisi 1. Sezon Bölüm Ardından Yorumları

Hepinize Merhaba...

Bizi tutkuyla ekranlara bağlayan, yeni dostlar edinmemizi sağlayan Asi dizisinin 1. sezon bölümlerinin yeniden izlenmesi ve yorumlar yapılabilmesi amacıyla Asi dizisi resmi web sitesinde bir başlık açılmıştır. 2 Ekim 2009 tarihinden itibaren her Cuma günü yeni bir bölüm üzerinde paylaşımlar yapılacaktır.

İlk bölüm yorumları için resmi siteye misafir olarak giriş yapabilir ve 1. bölüm ardından başlığındaki yazıları takip edebilirsiniz...

Dizimizin bizde bıraktığı hatıraları yeniden canlandıracak, gönül gözleri açık çok değerli yorumcuların yazıları ve görselleriyle görünenin ardına yapılacak bu yolculuğa minik bir katkı da benden olsun istedim. Asi/1. Bölüm klibini beğeneceğinizi ümit ediyorum...

İyi seyirler...

http://www.youtube.com/watch?v=ucW1F9M5LnA

HALDEN ANLAMA, DUYGUSAL ZEKA ya da EMPATİ DEDİKLERİ ŞEY

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”, “Damarına göre şerbet ver”, Nasırına basma” gibi atasözü niteliği kazanmış öğütlerde bulunanlar bu gün yaşamış olsalar idi, duygusal zekaları gelişmiş insanlar olarak çoğumuzun taleplerinin gerisin geri döndüğü ortamlarda o talepleri kolayca elde eden, kotaran kişiler olarak kuşkusuz beğenilerimizi kazanacaklardı .

İletişimi en olması gereken haliyle, olduğu ortamın koşulları içinde biçimlendirerek sağladıkları için.

Yıpranmadan ve yıpratmadan, tereyağından kıl çekercesine zorlu sorunlara çözümler bulacaklar, çetin konulara bir yol bulacaklardı.

Bunu başaran insanlar her zaman vardı mutlaka aynen bugün olduğu gibi.

Bildiğimiz tanıdığımız kişiler vardır, dinlemeyi bilirler hatta az bile konuşanları vardır ama konuştuklarında o an söylenmesi gereken en uygun ve çözümleyici bir kaç sözcüğü ediverirler o ana dek dökülmüş ve kotarıcı olamamış sayfalar dolusu lafa karşın.

Bu nasıl yapılmaktadır, bunu yaptıran nedir?

Bu sorunun cevabı duygusal zekaymış.

Epeyce zeka çeşidi varmış. Matematik zekası, ruhsal zeka, duygusal zeka olarak sınıflandırmışlar zeka türleri.

Matematiksel zeka için IQ, Duygusal zeka için EQ, Ruhsal zeka için SQ kısaltmalarını kullanıyorlar.

Matematiksel zeka, okul ve iş hayatında kendini göstermekteymiş, öne çıkmaya etken bir zeka türü olarak. Sadece IQ , sınavlarda ne kadar başarılı kılsa da bir insanın hayatta başarılı olmasına yeterli olamamaktaymış. Hatta IQ’su yani matematik zekası yüksek olanlar diğerlerini böcek gibi görüyorlarmış. Bu görüşün getirisi de iletişim kuramamakmış. Yani başarısızlık. Okulda sınav sonuçlarındaki yüksek değerler ile başarı kapısını sonuna kadar açabilen bu zeka, mutluluk, aile huzuru gibi konularda başarı kapısını açamaya yeterli olamıyor, bunları tek başına sağlayamıyormuş. Bu tür konulardaki başarı IQ üzerine yani matematik zekanın üzerine EQ yani duygusal zeka konularak sağlanabilirmiş.

Duygusal zeka, bu çağın gözde zekası ve matematik zekasını tek başına yetersiz kılan, önemli başarıların sağlanması ve etkin iletişim kurulabilmesi için olmazsa olmaz zeka türü olarak, bugün yöneticilerin işe aldıkları kişilerde aradıkları önceliğe sahip zeka türü olmuş. Duygusal zeka, bireyin aklını duygularıyla ve IQ’su ile yani matematiksel zekası ile birleştirmesi olarak tanımlanıyor. Kısacası duygusal zeka, duyguların akıllıca kullanımı olarak kabul ediliyor.

İnsanı hayatta taşıyan zeka olarak da nitelenen EQ, hayatımızın yüzde seksenini belirlerken geri kalan yüzde yirmilik kısmı matematik zeka belirliyormuş. Ancak yüzde seksenlik kısmın tamamının duygusal zekadan oluşmadığı, şans etkenleri olan miras, torpil gibi etmenlerin de katkısı kabul edilmekteymiş.

Hayatımızda bu kadar önemli ve belirleyici olan duygusal zeka doğuştan gelmiyormuş, üstelik fizyolojik bir bozukluk yok ise geliştirilebilirmiş. Hepimiz aynı beyin yapısı ile doğmaktaymışız. Aynı oranda ve yapıda beyin ile doğuyormuşuz.

EQ sonradan nasıl geliştirilebiliyor, bu sorunun cevabını aramışlar. Benlik bilinci, empati ve insan ilişkilerine varmışlar EQ ‘yu geliştiren etkenler olarak.

Bireyin kendini tanıma yetisine benlik bilinci denilmekte. Önce kendimizi sonra karşımızdakini tanımalıymışız.

Empati, hepimizin bildiği tanımı ile bireyin kendisini başkasının yerine koyması yani halden anlama. Empatinin belirli oranları varmış. Süresi ve yoğunluğu çok önemliymiş.

Açık ve anlaşılabilir bir cümle ile konuşma insan ilişkileri ve iletişimin esası olarak görülüyor.

Kazanan, sözsüz ve yazısız kuralları yapabilen oluyormuş.

Süre ve yoğunluk, benlik bilinci, empati ile insan ilişkileri ve iletişim konularında temel oluşturuyormuş. Yaşanan her şeyin bir süresi ve yoğunluğu var. Uykunun, yemenin, gülmenin süresi var. Bu eylemlerden birini hiç durmaksızın yapmıyoruz. Mesela korkularda süre ve yoğunluk ayarlanamaz, süre ve yoğunluk artar ise fobi ve panikatağa sebep veriyormuş.

Duygusal zeka, şimdilerin kapıları açan zekası. Son derece zor matematik denklemlerini, fizik problemlerini çözebilen biri, iletişim kurmada ya da istediğini anlatmakta çok zorluk çekebiliyor, insan ilişkilerinde başarısız olabiliyor.

Ya da hep kendimizi anlatmaya çalışıyoruz, hep anlaşılmayı bekliyoruz. Duygusal zekamız gelişmiş ise karşıdakini anlamaya çalışıyoruz kendimizi onun yerine koyarak yani halden anlamayı deniyoruz diğer adıyla empati yapıyoruz.

Anlaşılmayı istemek mi anlamayı denemek mi zor.

Başarı aslında karşıdakini anlamayı en azından denemekte.

O zaman anlaşılabilecek, uzlaşılabilecek yolları kavramamız ya da bulmamız daha kolay oluyor, ne yapmamız gerektiğini bilebiliyoruz.

Bunları başarmak dinlemekten geçiyor. Sadece karşıdakini değil, kendimizi de dinleyeceğiz, kendimizi de bileceğiz, duygularımızı tanıyacağız diyorlar.

Duygusal zekanın mutluluk ile yakın ilişkisi var yani.

Mutlu olmak nedir o zaman diye sorabiliriz. İnsanların hayatı değer verdiği şeyler üzerine kurulu. Ailesi, inancı, işi, eşi, çocukları. Bunların her biri eğer bir kristal top ise, mutluluk bu kristal topları yere düşürmeden çevirmek yetisi imiş. Kristal toplar bir elde toplanırsa diğer elin çevirme yetisi yok olacağı için hiç bir şey teke indirgenmemeliymiş. Kristal topları düşürmeden çevirebildikçe mutluymuşuz.

Tüm bu bilimsellik doğrultusundaki açıklamalardan sonra geliştirilebilir duygusal zekamız için bir şeyler yapmak yerinde olmaz mı?

ACEMIDEMIRCI

20 Eylül 2009 Pazar

18 Eylül 2009 Cuma

Şekerlemeler, çikolatalar, yeni giysiler, el öpmeler, harçlıklar ve eskilerinin daha güzel olduğu söylenen anlar: Bayramlar

Eskiler bazen yenilerden daha yeğdir. Antikacılarda ya da eskicilerdeki eskilerin yanı sıra yaşanmışlıkların da bazen geride kalanları daha anlamlı olabiliyor.
Eskilerin kusursuz olarak , tam layıkıyla yerine getirdiği, anlamının hakkını verdiği ve yaşadığı günlerdendir bayramlar. Artık televizyonda şekerleme reklamlarında gördüğümüz eski bayramları andıran görüntüler ya da sık sık dinlediğimiz bizim çocukluğumuzdaki bayramların tadı bambaşkaydı ifadeleriyle başlayarak anlatılan eski bayram günlerini belki anımsayanlar da olacaktır.
Hatırlayabildiklerimiz ile hiç olmazsa ucundan kıyısından bizim de o günlerin kalıntılarını tatmış olduğumuzu anlamak, asla satın alınamayacak ve hiç bir bedelin onun değerini karşılayamayacağı güneşte kurutulmuş bir anı, tadı bizlerin de yaşadığını fark edebilmek bulunmaz bir ayrıcalık.
Bayramlar şehirlerde daha törensel, daha yerine getirilmesi gereken adımların gerçekleştirildiği bir havada geçerken küçük yerlerde çok candan, sıcacık, çocukların şekerlere ve harçlıklara boğularak, panayıra, lunaparka, oyun alanlarına götürülmeleriyle gerçekten bayram ettikleri günlerdir.
Bir Kapadokya şehri olan Aksaray bayramında güne nasıl başlanır? Eğer Kurban Bayramı ise ilk gün kurban günüdür, genellikle kurban etiyle kavurma yapılıp yenilerek güne başlanır, o ana kadar oruçlu gibisinizdir, ilk olarak kavurmadan tadılmalıdır. Bir tadımın ardından alışılmış kahvaltılar edilir. Sonra ziyaretler başlar. Ramazan Bayramı ise yani şeker bayramı, tüm ramazanın ardından ilk kez kahvaltı edilir ve büyükler evlerde aile küçüklerinin gelip ellerini öpmelerini beklerdi. El öpenlere, büyükleri onlar için hazırladıkları beyaz ya da kenarları renkli çizgili bez mendilleri, çorapları, ördükleri hırkaları, boyunbağlarını, kazakları hediye ederlerdi. O gün için geniş sofralar kurulur, bayram telaşının bir kaç gün öncesinden yaşandığı hazırlıkların vazgeçilmezleri olan peynirli, ıspanaklı börekler, tuzlu hamur işlerinin yanında mesela el açması, içi ceviz dolu ve daha ağzınıza götürürken dağılan ev baklavaları, üzerindeki benek benek pütürler eleğe ya da kalbura basılarak şekillendirildiği için kalbura bastı denilen tatlılar, ya da oklavaya sarılı yufkanın iki uçtan sıkıştırılarak büzülmesinin ardından oklavanın yufkanın içinden çekilmesiyle buruşuk görünümlü bir hal kazanan yufkaların sıra sıra ya da yuvarlaklaştırılarak tepsiye dizilip pişirilmesinin ardından üzerine kestirme yani şerbet dökülerek yapılan babaannenim tatlısı katmer, illa olması gereken yaprak sarmaları başta olmak üzere sunulan yemekler ikram edilirdi. Ev baklavalarının lezzeti asla unutulmayacak kıvamdadır. Usta ev hanımları incecik açılan yufkalardan yaptıkları baklavaların şerbetlerini de ustalıkla dökmelidir. Baklavanın soğumuşluğu da, şerbetin sıcaklığı da istenilen tavda olmalı, olmazsa baklavanın kıtır kıtır ağızda dağılışı istenilen gibi olamaz, hamur kıvamına dönüşü de engellenemez. Bir baklavanın yufkalarını açmak ne denli zahmetli ise ince ince, yırtmadan, piştikten sonra kesilişi de o kadar hüner ister. Eğer uzunlamasına ve boylamasına kesikler atarak kesmek isterseniz pişmiş baklavayı, bu da olabilir ama maharetli eski hanımlar bu kesimi küçümser ve ille de göbeği baklava dilimlerinden oluşmuş, halı göbekleri gibi bir merkezden giderek çoğalan, yan yana dizilerek sanki güneş ışınları gibi bir desen vererek resim gibi nakşedilmiş göbeğiyle baklava sinisinin tüm görselliğini de ihmal etmezler. Baklava ikramı, sininin kenarlarından alınan baklava dilimleri ile yapılarak, geometrik bir motif halinde çok güzel görünen göbek, olabildiğince korunur ve ne denli maharetle kesim yapıldığı alabildiğine gösterilmeye çalışılırdı. Eski hanımların ne kadar hamarat ne kadar mahir oldukları, pilavı tane tane yapabilmelerinin yanında baklava göbeğini desenli kesebilip kesemedikleri ile de ölçülürmüş o vakitler. Düğünlerde sırf bu göbek motifini oluşturması için baklava kesmeye çağrılan baş konuklar olurmuş mutlaka.
Çocuklar için bambaşka sabahlardı benim de okul öncesi tanık olduğum Aksaray’ daki bayram sabahları. Henüz apartmanların hiç olmadığı, çoğunlukla yeşile boyalı ve iki katlı, ön ve arka bahçelerinde kesinlikle hünnap, iğde, kadıngöbeği cinsi erik, zerdali kayısı, hem beyazıyla hem siyahıyla dut ağaçları , genellikle evin önünde ve balkona doğru tırmanan birkaç asma, kadife çiçekleri,horoz ibikleri mutlaka dikilmiş olan geniş evlerin dizili olduğu sakin sokaklar ve bu evlerden o sakaklara çıkanların birbirlerini mutlaka selamladıkları, birbirleri ile temel komşu oldukları, iyi, kötü, acı, mutlu her anlarını paylaştıkları, bazen dünür bile oldukları, sokak başındaki bakkal amcanın her gün sipariş üzerine çeyizlerini hazırlamakla meşgul etamin işeyen gençkızlara gülkurusu, fıstık yeşili işleme iplikleri getirdiği, samimiyetin, içtenliğin yitmediği , şehir hayatının kargaşasının asla uğramadığı bir yerdi. Oralar üzüm kültürünün en hasının yaşandığı yerlerdir. Aşeri üzümlerinin sapına şıra yürümeden toplanmazdı. Üzümler kurutulur ve iğde ile birlikte çerez edilirdi. Her evin bahçesi olur ve iğde ağaçsız bahçe olmazdı. İğde hem tüm kışın kuruyemişini sağlayacak çalı cinsi bir ağaç hem de nazara karşı koyacak en etkili savunmalardan biridir. Her evin bahçesinde olan iğde ağaçlarının bahçe duvarlarından dışarı sarkarak nazarı önlediği, hünnap ağaçlarının kızıl meyvelerinin küpe gibi sallandığı dallarındaki parlak yapraklarının güneş altında ışıl ışıl parladığı Aksaray’ın bu sokaklarında, bayram sabahları çocuklar toplanır, maniler okuyarak kalabalık öbeklere dönüşürler ve sokağa açılan ya da bahçe kapısından girildikten sonra ulaşılan ev kapılarını erkenden çalar, evin sahibi hanım kimlerin geldiğini çok iyi bildiği için kapıyı hazırlıklı açar, elindeki porselen ya da cam şeker kasesini uzatır, çocuklar bazen avuçlayarak bazen de eğer ilk bayramlaşma anlarıysa bu tarzda benim gibi, mahçup bir şekilde dümdüz mısır püskülü sarılığındaki kahküllü saçlarıyla başlarını öne eğer, bir tane şeker alır ve teşekkür ederdi. Bu arada beyaz saten üzerine ufak ufak çiçek desenli, bele kadar dar, belden itibaren ara ara plileri ile genişlik kazanan ve belinde aynı kumaştan dikilmiş, arkadan fiyonk yapılarak bağlanmış kuşağı olan annenizin bayram için diktiği ve diğer çocukların da özenerek baktığı giysinizi de itina ile sakınırdınız, tozdan, sıçrayacak her hangi bir lekeden. Şeker ikramından sonra içinde iğde, kurutulmuş siyah üzüm hatta bazen ceviz içi de olabilen çerez torbasından ya da kasesinden ceplere çerezler koyulur, cebi olmayanlar yanlarında getirdikleri ve muhtemelen annelerinin kışlık erzakları sakladığı Amerikan bezinden keselere, aldıkları şekerleri, yemişleri doldururlardı. Mahallede kapısı çalınacak evler gezilip, bayramlaşma tamamlandıktan sonra eve dönülür ve hayatlarının o ana kadar kazanç hanesine işlenmiş ilk getirileri olan topladıklarını öğünerek anne babalar ve anneanne-babaanne dedelere gösterirlerdi. Kendi anneleri ya da anneanneleri de kendi kapılarına gelen diğer çocuklara aynı ikramları yapmış bulunurlardı.
İlk bayram harçlıkları sabah evdeki bayramlaşmada alınır sonra da gidilen yerlerdeki büyükler, kağıt paralar olarak verdikleri harçlıklarla çocukları hayli zenginleştirirlerdi. Genellikle sofadan açılan odalardan en büyüğü olan misafir odasında sırtınızı halı yastıklara dayayarak sedirler üzerinde otururdunuz ve yerde de mutlaka kökboyanın en halisinin kullanıldığı ve makine halısının hiç bilinmediği hatta bilindiğinde de küçümsendiği, dünyanın en bildiği halılardan biri olan ve aynı adı taşıyan köyde dokunan bir Taşpınar halısı olurdu. Halı yastıkların üzerinde, ucunda yaygı denilen ve dilim dilim ucuyla hareketli bir görünüm kazanan, içinde çiçeklerden, kuşlardan, geometrik şekillere kadar her biri ayrı güzellikte desenler taşıyan dantellerin dikildiği beyaz patiskalar örtülü olurdu. Mangalda kahve pişirilir, yani cezveler mangala sürülürdü eğer kahve içmek isteyen olursa. Bir de Mehmet dedem bana büyük pirinç havanda, havan eli ile sarı leblebi döver ve sonra eklediği toz şeker ile leblebileri birlikte biraz daha döverek leblebi tozu yapardı. Bu tür bir bayram ve çocukluğun yaşanılmasının şimdi olası gözükmediği günlerdi.
Bayramlaşmaya memleketlere gidilir, memleket ve oradaki yakınlar ile bağ koparılmaz ne uzaklarda yalnız kalınır ne de memleketten uzak kalınırdı.
Şimdi bayramda eğer büyükşehirlerde iseniz, olağan günlerdeki kalabalığın, kargaşanın aksine tatil merkezilerini doldurmak üzere akın etmiş kent sakinlerinin yokluğuyla boşalmış ve bu sayede nefes alan yaşadığınız kentin nefes alabilmesi sayesinde de sizin de nefes aldığınız bir ortam görüyorsunuz. Sabah işe gitmek için çıktığınızda günün yoğun saatlerine nispeten daha tenha olmasına rağmen buram buram egzoz kokan sokakların hiç olmazsa bayramlarda araçların azalması ile ya daha az koktuğunu ya da daha normal bir hava teneffüs ettiğinizi hissediyorsunuz. Sokak sokak bayram gezmeleri çok azaldı, bayram ziyaretleri birkaç aile büyüğüne gitmek ile sınırlandı. İğde, kuru siyah üzüm, akide şekeri toplayan çocukların sesleri de artık tatil merkezlerinde su kaydıraklarından kayarak havuza inen çocukların seslerine bıraktı yerlerini.
Hepimizin bayramı kutlu olsun. Daha nicelerine sağlıkla ve mutlulukla..
ACEMIDEMIRCI

14 Eylül 2009 Pazartesi

Kül ve Ateş, yoksa Asi’nin külünden yeni bir ateş mi?

Sanırım bu akşam yeni bir dizi başlayacak Kanal D’de. Kül ve Ateş. Çoktandır bildiğimiz hatta uğruna Asi dizisinin apar topar bitirildiği dizi.
Henüz izlemediğimiz için kesin bir fikrimiz oluşmuş değil dizi hakkında ama edindiğimiz fikirler var elbette Kül ve Ateş üzerine. Benim ilk izlenimim, Asi dizisini apar topa bitiren yani 71. bölümden sonrasını yakan yapımcı bu küllerden yeni bir ateş yakmak için bir uğraşı içinde. Bu yeni ateş, yeni dizi Kül ve Ateş. Pazartesi günleri yayınlanacakmış.
Pazartesi akşamları izlemeye alıştığım ve kayınvalidemin tüm atalarının geçmişinin yaşandığı, babası dışındaki tüm büyüklerinin ora topraklarında yattığı Makedonya’da, Üsküp’te çekilen Elveda Rumeli dizisinden sırf bu dizi için vazgeçebilir miyim bilmiyorum. Bilmiyorum çünkü daha gazete sayfalarında diziden bahseden yazıları süsleyen resimler ve bir öntanıtım bana sanki bir tekrarı izliyorum hissini şiddetle duyumsattı. Neyin tekrarı mı? Bu dizi için bitirilen Asi’nin tekrarı. Tekrarların ya da kopyaların ne kadar tat vereceğini bana hep hatırlatan bir yaşanmış öykü vardır;
Benim mini mini çocukluğumun ve daha sonrasının bir şarkıcısı vardı. Efendi sanatçı diye bilinen bir sanatçı. Ömür Göksel. Onun bir Amerika macerası olmuş. Bunu televizyonda anlatmıştı. Çocuktum ama anlatılan anı, bir çocuğu bile etkileyecek kadar anlamlı olduğu için Ömür Göksel’in o anısını hiç unutmam. Ömür Göksel Amerika’da devam etmek istemiş sanat merdivenlerini tırmanmaya. Kendini tanıtacak, sesini ispatlayacak, dünya çapında bir yıldız olma ümidinin gerçekleştiğini görecek. Bunun için kapıları çalmış. Onlar da sahneye çıkarmışlar sanatını sergilemesi için, sesi ve performansı hakkında kanaat edinmek için, sınav mahiyetinde. Ömür Göksel yanılmıyorsam Tom Jones ya da Frank Sinatra’dan söyleyerek onları ne kadar iyi taklit edebilen bir yetenek olduğunu göstermeye çalışmış. Amerikalılar onu dinlemişler. Kendisine “Evet çok iyi söylüyorsun Tom Jones gibi, belki ondan da iyi Tom Jones’sun ama bizim elimizde zaten bir tane Tom Jones var, sen nasılsın, kendin gibi olduğun zaman tarzın ne, nasıl oluyorsun?” diye sorunca Ömür Göksel o sıralarda bizde modanın kendi gibi olmak değil de Tom Jones ya da Frank Sinatra izdüşümü olmak olduğu için bir şey diyememiş. Bana kalırsa teşekkür etmeliydi, böyle bir ders her zaman alınmaz. O çok önemli bir ders almış olmalı bu girişimi sonucu hayattan.
Gelelim ‘Asi’ ile ‘Kül ve Ateş’’e. Bazı sahneler var öntanıtımda ya da resimlerde. Mesela bir ağaç ev sahnesi var. O ağaç ev Asigiller’in son bölümde altında el salladığı ağaç ev değil mi? Eğer oysa bizim dizimiz ile bize bir başka dizinin reklamı seyrettirilmiş olmalı ki bizler Asi seyircisi olarak dizi uzasın taleplerindeyken bize hem uğruna Asi’nin çok acemice bitirilmesinin gerçekleştirildiği hem de Asi için televizyona kilitlenmiş seyirciye planlı olarak bir sonraki dizi için hazırlanmış ağaç ev altından Asigiller’e el sallatarak sonraki dizinin bir nevi reklamını yapmayı ben güzel bir tavır olarak göremem. Ayrıca iş yeri olarak kullanılan mekan, yine Demir’in şirketinin odası değil mi? İç döşemede ve mimaride bir takım değişiklikler, boyamalar, yapı malzemelerinden yararlanmalarda bulunulmuş ama aynı mekan. Aynı enlem boylam, frekans, metrekare, ışık, aynı köşede masa. Eeee, aynı mekanlara yine para ödenecek idiyse neden Asi sürmedi sorusu akla geliyor. Asi dizisinin bir takım sebepler nedeniyle ille de bitmesi gerektiyse de bize en azından iş yeri olarak başka bir mekan sunmaları çok hoş olurdu zira biz o mekanda Demir’i, Kerim’i, Asi’yi hatta Zafer’i görmeye alıştık ve yine onları arayacağız. Sanki sahnenin bir yerinde Demir çıkagelecek ve kendi koltuğunda oturan oyuncuya oradan kalkmasını ve buranın kendi işyeri olduğunu söyleyiverecekmiş gibi geliyor akıllara. Sanırım hikayenin yine bir hırsızlık ithamı ile iftiraya uğrayan kişinin kırıklıklar içinde, kalbi parçalanmış ve öfke dolmuş olarak memleketini ve sevdiğini terki sonra sevdiğinin artık farklı bir safta yer alan, düşman demeye dilim varmıyor, ailesinin de yaşadığı sılaya dönüşü üzerine kurulmasından, uzun saçların bukleler ile omuzlardan döküldüğü , benim de çok beğendiğim, saç modellerine kadar epeyce benzerlik ile karşılaşacağız. Giysiler ise yine çok şık ve özgün olacak gibi. Ayrıca Serhat Tutumluer de çok başarılı e değerli bir tiyatrocu. Ama Ömür Göksel’in anısını da hep hatırlayacağız. Elimizde zaten bir tane var bu konular ve nakışlar üzerinde yapılandırılmış özgün dizi, Asi. Daha güzeli olsa bile yeni dizi, taklit olarak kalacaksa yazık olur. Sanki öyle gibi de gözüküyor. Haftanın son günü yayınlanan Asi’nin tersine haftanın ilk günü yayınlanması, eğer varsa ki kuvvetle var gözüküyor bu tekrarları görmemizi engellemeyecek. Asi yine tersine akıyor.
ACEMIDEMIRCI