15 Haziran 2010 Salı
20 Mayıs 2010 Perşembe
İnsanlık sadece insanlara mı özgüdür, insanlığı yalnızca insanlar mı yansıtır ?
Şu günlerde internette bir iki video geziniyor. Bir aslan ve onu bulan iki adam ve yine bir aslan ve onu yavruyken besleyen, büyüten, ona bakan tabiri caizse aslanın annesi bir kadına ait videolar.
Sevgi dolu, minnet ve vefa ile dopdolu görüntüleri duygulanarak izliyorsunuz bu videolarda.
Aslanlar artık aslan yavrusu değil, kocaman, yeleli, kükredi mi ortalığı inletecek cinsten.
Ama gerçek birer aslan yavrusuymuşlar, aslanlar gibi hatırlıyorlar yapılan iyilikleri, gösterilen sevgiyi.
Bu hayvanlar ne duygusal zeka, ne kişisel gelişim ne de empati eğitimi almazlar, yaranmak gibi bir tasaları yoktur, karşılıksız severler, karşılık beklemezler, içten pazarlık onlarca bilinmez.
Sevgiye sevgiyle karşılık verileceğini kimse onlara öğretmese de, kimse onlara kişisel gelişim seminerleri, duygusal zeka kursları, empati, insanlık, dostluk nutukları atmasa da, biliyorlar onlar doğuştan bunların hepsini aslan gibi.
Ya insan gibi olsalardı...
İnsanlık söylemlerini bile bencilce yapabilecek, insanlık, hak gibi kavramların sadece kendisi söz konusu olunca çiğnenmemesi, gözardı edilmemesi, uygulanması gerektiğini en yırtıcı tavırlarla savunacak ama başkaları için söz konusu olunca “Benim sorunum değil, bana ne” diyeceklerden olsalardı.
İşte burada düşünmeden edemiyorum. Birçok insan insanlık konusunda yarışırken, açlar, açıktakiler, yetimler, yaşlılar, yoksullar, parasız pulsuz hastalar ve doğa için elinden geleni yaparken bazıları da farklı mı farklı olabiliyor.
Ne kadar şehirli olsa da, belli markalar satın alıp giyinip kuşansa, arabası, evi en pahalısından lüksünden de olsa hatta bir de son günlerin yaygın eğitimlerinden olan kişisel gelişim kurslarına katılmışlığı bulunsa da, insanlıktan nasibini almak ne kursla ne seminerle ne de üç beş kitap okuma ile tam olarak gerçekleşiyor.
Bu tür etkinliklerin, kuşkusuz bu konuda konuşurken birkaç cümle kurabilme, bir kaç laf edebilmeye faydası büyük. Bu bilgiler uygulamada kullanılmadıkça, seminerde kulaklara girenler empati olarak tavırlara yansımadıkça, gözlerin, vücüdun diline, dilimize özümsenerek yerleşmedikçe kimseye faydası yoktur. Üstelik bunlar için bir de zaman harcamış olan onca yetişkinin bunca küçük meselelerle uğraşması da acıtıcıdır.
İnsanlar vardır, insanları incitir. Haksızlık kendilerine uğramamalıdır. Uğrarsa işte o zaman kıyametler kopar ama başkalarına uğradığında göz yumarlar. Aman etliye sütlüye karışmayayım da düşman edinmeyeyim, kimseyle kötü olmayayım diye akıllarınca akıllılık ederler oysa haklının hakkını göz göre göre haksızlık ederek, yutkunarak gözardı ederse asıl o zaman kendi kendine düşmanlık ettiğini yani saygınlık uyandırmak bir yana saygı duyulmayacak tavırların, kaypak hallerin güvenilmez kişileri olarak belleneceklerini bir türlü kavrayamazlar.
Hayvanlar vardır, efsanelere konu olmuşlardır. Pek çoğumuz aç insanların, aç bilaç çocuklarını gazetelerden okur ve sadece üzülürüz o kadar, onlar için yaptığımız sadece o haberi okuduğumuz süre içinde üzülmektir. Ancak muhtaç, kayıp bir çocuğu bulan bazı hayvanların onlara bakıp büyüttüğünü duyarız bazen. Bugünlerde yine internette gezinen, bir bebeği bulan ve onu büyüten maymunların, o bebeğin yerini keşfeden insanlara bebeği vermemek için mücadelesini anlatan bir video, hem güldüren hem düşündüren cinsten.
Bazı hayvanlar efsaneleşmiş, efsanelerde, destanlarda yer almıştır. Hatta kutsal sayılmışlar, heykelleri dikilmiştir. İnsanları kurtuluşa götüren, aydınlığa çıkaran efsanevi hayvanlar vardır.
Tarzan, bir roman kahramanı olsa da sonuçta, ormanda tek başına kalmış ve hayvanlarca büyütülmüş bir kahramandır.
Sahibi ölen köpeklerin, sahiplerinin başlarından ayrılmadığını biliriz. Atların da.
Atların, üstlerinden düşen süvarilerini çiğnememek için bazen sakatlanmayı göze aldıklarını bilmeyen yoktur.
Pek çok kedi ve köpek, evlerinden ve sahiplerinden binlerce kilometre uzaklaştıktan sonra yıldızların yardımıyla yol alarak evlerine ulaştılar diye haberler okuruz sık sık. Her ne kadar kediler aslında evlerine ulaşmış olmak için o yolu katetseler de köpekler mutlaka sahipleri için onca yolu katederler. Çocukluğumuzun vazgeçilmez romanlarından ve zaman zaman yeni uyarlamaları çekilen filmleri sıkça yapılan Lassie'nin hikayesinde, hayvanların yansıttığı insanlık, ne kadar açık şekilde görülmektedir.
İnsanlardan daha insancıl olabilen hayvanlara bizim bakışımız da farklı farklıdır. Bazen hayvan sevmek, bir hayvanı evde beslemek yani doyurmak, belli saatlerde onları sokakta tasma ile gezdirmek, kırlar yerine odalardaki kanepeler üzerinde, odadan odaya gezinti yapacak kadar dar alanlarda koşuşturmasına izin vermek olarak yansır. Bu hayvanlar her zaman iyi muamele de görmez. Dövüldükleri ve sık sık azarlandıkları da olur.
Kangal köpekleri çok özel bir cinstir. Günde bir kez yemek yerler, sırtlarının arka bacaklarına kavuştuğu nokta aslanlarınki gibi eğimli iner. Bu, onlara hızlı koşma, dayanıklı olma özelliği kazandırıyormuş. Bu hayvanlar bekçi ruhlu oldukları için geceleri devriye gezer, belli bir alanı koşarak kolaçan ederlermiş. Yanılmıyorsam bir gecede kırk kilometre koşarlarmış.
Bir iki hafta öncesine kadar yan bloğun kocaman arka bahçesinin bir apartman için çok geniş ama bir gecede kırk kilometre koşan bir kangal için çok küçük bahçesinde, iki kangal çaresiz biçimde yaşıyor, arka korulukta sabahları gezinen yedi nüfuslu köpek sürüsüne çılgınlar gibi havlıyor, onları uzaklaştırmak için tel örgülere tırmanmaya çalışıyor, engelleri aşamadıkça daha da sinirleniyorlar ve sürü uzaklaştıktan sonra yorgunluktan bitap halde çimlerin üzerine uzanıp uyuyakalıyorlardı.
Bu nasıl hayvan sevmektir, insanca mıdır bu sevgi? Kangalı sevmek, kangalı, apartmanların kangal için bir hücre gibi algılanacak arka bahçelere bağlamak mıdır?
Bir varlığı tabiatının çok dışında, sanki başka yaratıkmış gibi yaşamaya zorlamak, onun en doğal getirileri olan genlerinin kodlarına işlenmiş hayatı yaşamasını değil de kendi kurallarımıza göre bencilce, tasmayla sanki hayvanlar doğada apartmanlar inşa ediyorlar da, apartman dairesinde yaşıyorlarmış gibi dairelere tutsak ederek yaşatmaya itelemek insanca mıdır?
Bir insan için mahkumiyet belki de en büyük korkulardan biriyken, tüm doğası ormanlar, dışarılar, gökler, gökyüzünün altı çimlerin üstü, kanat çırpmak, uçmak uçmak, bir gecede kırk kilometre koşmak, fabrika ürünü mama yemek değil de avlanmak üzerine olan bir varlığı, bir apartman dairesinin bireyi yapmak ne denli insalıktır, nasıl bir insanlıktır?
Gelincik sadece bir bahar çiçeği değildir, Mayıs ayında kırmızının en huysuz tonlarıyla gülümseyen. Gelincik, çatılarda, terk edilmiş taş ya da ahşap evlerde yaşayan, toprak evlerin damlarında rastlanan sincabımsı, çok da sevimli, küçük, tüylü bir hayvandır. Gelinciği görmek kolay değildir ama orada olduğunu anlatan izlere rastlamak, tıkırtısını duymak olasıdır. Çok çeviktir. Bazen insanların üzerine sıçrayıp ısırdığı da olur korkunca.
Gelincik görünce hiç bir şey yapmamak gerekirmiş, “Benim güzel kızım, gelinciğim, sen çok güzelsin” gibi laflar bile denmeliymiş hatta. Bu iltifatları duymak istermiş nazlı gelincikler. Onlara bir kötülük yapılırsa, zehirli tükürükleri ile mesela yemeklere tükürür ve üzücü olaylara sebep olabilirlermiş.
Eğer gelinciğin orada yaşadığı farkedilir, karşılaşınca da iltifat edilirse gelincik dostluğunu gösterir ve sessiz bir anlaşma içinde o kendi dünyasında insanlar da kendi dünyalarında yaşar giderlermiş. Gelincikli evler gördüm, orada yaşayanlar, onları incitmemeye olanca güçleriyle uğraşıyorlardı.
Köpek besleyen pek çok insan var, bazıları dar mı dar evlerde yaşamaktalar.
Amaçları yalnızlıklarını paylaşmak. Hele de deprem bölgesinde yaşıyorlarsa, depremi önceden sezdikleri ve duyarlı olduklarını herkesin bildiği bu hayvanları beslemeye düşkün oluyor kimileri.
Köpek besleyenlerin bir kısmı, köpeklerini gezdirdikleri parklarda, köpeklerle kurdukları kadar kolay iletişim kuramadıkları insanlarla, köpek sahipleri olarak tanışıyor, anlaşıyor, kaynaşıyorlar. Köpekler onlar için bir iletişim aracı oluyor bir yerde. Aracısız iletişimin çok zorlaştığı hatta iletişimin sanallaştığı bu çağda, gerçek iletişim bazen köpekler vasıtasıyla kuruluyor.
Kimileyin yeni yetmeler görürüz, babaları onlara lüks bir spor araba almıştır, cep telefonları en pahalısındandır ve henüz satın aldıkları yavru köpekleri birkaç bin dolardır. Bu gençler, köpeklerin de en pahalısını tercih ederler. Bir sokak köpeğinin, bir gözü hasta ve akıntılı sekiz yavrusundan birine hiç ilgi göstermezler, öyle bir köpek onların köpeği olamaz. Çünkü fiyatları birkaç bin dolar değildir. Bedavadır. Cinsleri yabancı dilde bir ada sahip değildir, sadece sokak köpeğidir onlar.
Hayvan sevmek ne kadar güzel bir nitelik ise hayvanlarla ilgili bazı konularda insanlara saldıracak kadar duyarlı olan bazı hayvansever sıfatlı insanların, insanlara ait konularda duyarsız olmaları, hatta insanlara karşı tavırlı olmaları, insanların haklarına hayvanların hakları kadar önem vermemeleri ve çiğnemeleri de o kadar zıt, çelişkili bir niteliktir.
Alp Dağları'nın tüm yeşilliğiyle, göknarlarıyla, ladinleriyle, çiçekleriyle, çamlarında öten binlerce ve rengarenk bülbülleriyle bir masal ülkesine çevirdiği Slovenya, Bled'de, göl kenarında dinlenen kuğuların, ördeklerin yanlarından geçerken bizden hiç korkmamalarına, umurlarını bozmamalarına çok şaşırmıştım. Kısa sürede ben de onların umursamazlığını umursamamaya başladım. Kuğular ve ördekler ile insanlar Bled'de gölün iki yanındakilerdi. Suyun içindekiler kuğular ve ördekler, kenarındakiler de insanlardı. Birlikte yaşayıp gidiyorlardı birbirlerine saygı ve sevgi içinde suyun içindekiler ve dışındakiler..
Ne kuğular ne ördekler, ne onca bülbül ne de kurbağalar çevrelerindeki insanlardan en ufak bir kötülük görmüyorlar, taşlanmıyorlar, sapanla avlanmıyorlar, tekmelenmiyorlardı. Onlar için insanlar, göl kenarında yürüyen, ortalığı hiç kirletmeyen hatta temizleyen ve kendilerine yem veren zararsız varlıklardı. Orada hayvanlarca böyle algılanıyor olduğumu farketmekten büyük mutluluk duymuştum. İnsan olduğumu, insanlığımı hissede hissede duyumsamıştım.
Heykeller de insan biçimlidir ama ruhları yoktur, canları yoktur, soğukturlar. Bir heykel gibi şeklimize ithafen insan olarak algılanmak yerine, eylemlerimizle, gösterdiğimiz sevgiyle, sevgi dolu sözcüklerimizle ve bakışlarımızla, iyilik için çarpan kalbimizle, o dilimizden düşürmediğimiz erdemleri gerçekleştiren ellerimizle, hallerimizle insan olduğumuzu duyumsarsak, insan olduğumuzu duyumsatırız da..
Not: Ziya Dedem'den: “Sureta insan olmayın”
ACEMIDEMIRCI
Sevgi dolu, minnet ve vefa ile dopdolu görüntüleri duygulanarak izliyorsunuz bu videolarda.
Aslanlar artık aslan yavrusu değil, kocaman, yeleli, kükredi mi ortalığı inletecek cinsten.
Ama gerçek birer aslan yavrusuymuşlar, aslanlar gibi hatırlıyorlar yapılan iyilikleri, gösterilen sevgiyi.
Bu hayvanlar ne duygusal zeka, ne kişisel gelişim ne de empati eğitimi almazlar, yaranmak gibi bir tasaları yoktur, karşılıksız severler, karşılık beklemezler, içten pazarlık onlarca bilinmez.
Sevgiye sevgiyle karşılık verileceğini kimse onlara öğretmese de, kimse onlara kişisel gelişim seminerleri, duygusal zeka kursları, empati, insanlık, dostluk nutukları atmasa da, biliyorlar onlar doğuştan bunların hepsini aslan gibi.
Ya insan gibi olsalardı...
İnsanlık söylemlerini bile bencilce yapabilecek, insanlık, hak gibi kavramların sadece kendisi söz konusu olunca çiğnenmemesi, gözardı edilmemesi, uygulanması gerektiğini en yırtıcı tavırlarla savunacak ama başkaları için söz konusu olunca “Benim sorunum değil, bana ne” diyeceklerden olsalardı.
İşte burada düşünmeden edemiyorum. Birçok insan insanlık konusunda yarışırken, açlar, açıktakiler, yetimler, yaşlılar, yoksullar, parasız pulsuz hastalar ve doğa için elinden geleni yaparken bazıları da farklı mı farklı olabiliyor.
Ne kadar şehirli olsa da, belli markalar satın alıp giyinip kuşansa, arabası, evi en pahalısından lüksünden de olsa hatta bir de son günlerin yaygın eğitimlerinden olan kişisel gelişim kurslarına katılmışlığı bulunsa da, insanlıktan nasibini almak ne kursla ne seminerle ne de üç beş kitap okuma ile tam olarak gerçekleşiyor.
Bu tür etkinliklerin, kuşkusuz bu konuda konuşurken birkaç cümle kurabilme, bir kaç laf edebilmeye faydası büyük. Bu bilgiler uygulamada kullanılmadıkça, seminerde kulaklara girenler empati olarak tavırlara yansımadıkça, gözlerin, vücüdun diline, dilimize özümsenerek yerleşmedikçe kimseye faydası yoktur. Üstelik bunlar için bir de zaman harcamış olan onca yetişkinin bunca küçük meselelerle uğraşması da acıtıcıdır.
İnsanlar vardır, insanları incitir. Haksızlık kendilerine uğramamalıdır. Uğrarsa işte o zaman kıyametler kopar ama başkalarına uğradığında göz yumarlar. Aman etliye sütlüye karışmayayım da düşman edinmeyeyim, kimseyle kötü olmayayım diye akıllarınca akıllılık ederler oysa haklının hakkını göz göre göre haksızlık ederek, yutkunarak gözardı ederse asıl o zaman kendi kendine düşmanlık ettiğini yani saygınlık uyandırmak bir yana saygı duyulmayacak tavırların, kaypak hallerin güvenilmez kişileri olarak belleneceklerini bir türlü kavrayamazlar.
Hayvanlar vardır, efsanelere konu olmuşlardır. Pek çoğumuz aç insanların, aç bilaç çocuklarını gazetelerden okur ve sadece üzülürüz o kadar, onlar için yaptığımız sadece o haberi okuduğumuz süre içinde üzülmektir. Ancak muhtaç, kayıp bir çocuğu bulan bazı hayvanların onlara bakıp büyüttüğünü duyarız bazen. Bugünlerde yine internette gezinen, bir bebeği bulan ve onu büyüten maymunların, o bebeğin yerini keşfeden insanlara bebeği vermemek için mücadelesini anlatan bir video, hem güldüren hem düşündüren cinsten.
Bazı hayvanlar efsaneleşmiş, efsanelerde, destanlarda yer almıştır. Hatta kutsal sayılmışlar, heykelleri dikilmiştir. İnsanları kurtuluşa götüren, aydınlığa çıkaran efsanevi hayvanlar vardır.
Tarzan, bir roman kahramanı olsa da sonuçta, ormanda tek başına kalmış ve hayvanlarca büyütülmüş bir kahramandır.
Sahibi ölen köpeklerin, sahiplerinin başlarından ayrılmadığını biliriz. Atların da.
Atların, üstlerinden düşen süvarilerini çiğnememek için bazen sakatlanmayı göze aldıklarını bilmeyen yoktur.
Pek çok kedi ve köpek, evlerinden ve sahiplerinden binlerce kilometre uzaklaştıktan sonra yıldızların yardımıyla yol alarak evlerine ulaştılar diye haberler okuruz sık sık. Her ne kadar kediler aslında evlerine ulaşmış olmak için o yolu katetseler de köpekler mutlaka sahipleri için onca yolu katederler. Çocukluğumuzun vazgeçilmez romanlarından ve zaman zaman yeni uyarlamaları çekilen filmleri sıkça yapılan Lassie'nin hikayesinde, hayvanların yansıttığı insanlık, ne kadar açık şekilde görülmektedir.
İnsanlardan daha insancıl olabilen hayvanlara bizim bakışımız da farklı farklıdır. Bazen hayvan sevmek, bir hayvanı evde beslemek yani doyurmak, belli saatlerde onları sokakta tasma ile gezdirmek, kırlar yerine odalardaki kanepeler üzerinde, odadan odaya gezinti yapacak kadar dar alanlarda koşuşturmasına izin vermek olarak yansır. Bu hayvanlar her zaman iyi muamele de görmez. Dövüldükleri ve sık sık azarlandıkları da olur.
Kangal köpekleri çok özel bir cinstir. Günde bir kez yemek yerler, sırtlarının arka bacaklarına kavuştuğu nokta aslanlarınki gibi eğimli iner. Bu, onlara hızlı koşma, dayanıklı olma özelliği kazandırıyormuş. Bu hayvanlar bekçi ruhlu oldukları için geceleri devriye gezer, belli bir alanı koşarak kolaçan ederlermiş. Yanılmıyorsam bir gecede kırk kilometre koşarlarmış.
Bir iki hafta öncesine kadar yan bloğun kocaman arka bahçesinin bir apartman için çok geniş ama bir gecede kırk kilometre koşan bir kangal için çok küçük bahçesinde, iki kangal çaresiz biçimde yaşıyor, arka korulukta sabahları gezinen yedi nüfuslu köpek sürüsüne çılgınlar gibi havlıyor, onları uzaklaştırmak için tel örgülere tırmanmaya çalışıyor, engelleri aşamadıkça daha da sinirleniyorlar ve sürü uzaklaştıktan sonra yorgunluktan bitap halde çimlerin üzerine uzanıp uyuyakalıyorlardı.
Bu nasıl hayvan sevmektir, insanca mıdır bu sevgi? Kangalı sevmek, kangalı, apartmanların kangal için bir hücre gibi algılanacak arka bahçelere bağlamak mıdır?
Bir varlığı tabiatının çok dışında, sanki başka yaratıkmış gibi yaşamaya zorlamak, onun en doğal getirileri olan genlerinin kodlarına işlenmiş hayatı yaşamasını değil de kendi kurallarımıza göre bencilce, tasmayla sanki hayvanlar doğada apartmanlar inşa ediyorlar da, apartman dairesinde yaşıyorlarmış gibi dairelere tutsak ederek yaşatmaya itelemek insanca mıdır?
Bir insan için mahkumiyet belki de en büyük korkulardan biriyken, tüm doğası ormanlar, dışarılar, gökler, gökyüzünün altı çimlerin üstü, kanat çırpmak, uçmak uçmak, bir gecede kırk kilometre koşmak, fabrika ürünü mama yemek değil de avlanmak üzerine olan bir varlığı, bir apartman dairesinin bireyi yapmak ne denli insalıktır, nasıl bir insanlıktır?
Gelincik sadece bir bahar çiçeği değildir, Mayıs ayında kırmızının en huysuz tonlarıyla gülümseyen. Gelincik, çatılarda, terk edilmiş taş ya da ahşap evlerde yaşayan, toprak evlerin damlarında rastlanan sincabımsı, çok da sevimli, küçük, tüylü bir hayvandır. Gelinciği görmek kolay değildir ama orada olduğunu anlatan izlere rastlamak, tıkırtısını duymak olasıdır. Çok çeviktir. Bazen insanların üzerine sıçrayıp ısırdığı da olur korkunca.
Gelincik görünce hiç bir şey yapmamak gerekirmiş, “Benim güzel kızım, gelinciğim, sen çok güzelsin” gibi laflar bile denmeliymiş hatta. Bu iltifatları duymak istermiş nazlı gelincikler. Onlara bir kötülük yapılırsa, zehirli tükürükleri ile mesela yemeklere tükürür ve üzücü olaylara sebep olabilirlermiş.
Eğer gelinciğin orada yaşadığı farkedilir, karşılaşınca da iltifat edilirse gelincik dostluğunu gösterir ve sessiz bir anlaşma içinde o kendi dünyasında insanlar da kendi dünyalarında yaşar giderlermiş. Gelincikli evler gördüm, orada yaşayanlar, onları incitmemeye olanca güçleriyle uğraşıyorlardı.
Köpek besleyen pek çok insan var, bazıları dar mı dar evlerde yaşamaktalar.
Amaçları yalnızlıklarını paylaşmak. Hele de deprem bölgesinde yaşıyorlarsa, depremi önceden sezdikleri ve duyarlı olduklarını herkesin bildiği bu hayvanları beslemeye düşkün oluyor kimileri.
Köpek besleyenlerin bir kısmı, köpeklerini gezdirdikleri parklarda, köpeklerle kurdukları kadar kolay iletişim kuramadıkları insanlarla, köpek sahipleri olarak tanışıyor, anlaşıyor, kaynaşıyorlar. Köpekler onlar için bir iletişim aracı oluyor bir yerde. Aracısız iletişimin çok zorlaştığı hatta iletişimin sanallaştığı bu çağda, gerçek iletişim bazen köpekler vasıtasıyla kuruluyor.
Kimileyin yeni yetmeler görürüz, babaları onlara lüks bir spor araba almıştır, cep telefonları en pahalısındandır ve henüz satın aldıkları yavru köpekleri birkaç bin dolardır. Bu gençler, köpeklerin de en pahalısını tercih ederler. Bir sokak köpeğinin, bir gözü hasta ve akıntılı sekiz yavrusundan birine hiç ilgi göstermezler, öyle bir köpek onların köpeği olamaz. Çünkü fiyatları birkaç bin dolar değildir. Bedavadır. Cinsleri yabancı dilde bir ada sahip değildir, sadece sokak köpeğidir onlar.
Hayvan sevmek ne kadar güzel bir nitelik ise hayvanlarla ilgili bazı konularda insanlara saldıracak kadar duyarlı olan bazı hayvansever sıfatlı insanların, insanlara ait konularda duyarsız olmaları, hatta insanlara karşı tavırlı olmaları, insanların haklarına hayvanların hakları kadar önem vermemeleri ve çiğnemeleri de o kadar zıt, çelişkili bir niteliktir.
Alp Dağları'nın tüm yeşilliğiyle, göknarlarıyla, ladinleriyle, çiçekleriyle, çamlarında öten binlerce ve rengarenk bülbülleriyle bir masal ülkesine çevirdiği Slovenya, Bled'de, göl kenarında dinlenen kuğuların, ördeklerin yanlarından geçerken bizden hiç korkmamalarına, umurlarını bozmamalarına çok şaşırmıştım. Kısa sürede ben de onların umursamazlığını umursamamaya başladım. Kuğular ve ördekler ile insanlar Bled'de gölün iki yanındakilerdi. Suyun içindekiler kuğular ve ördekler, kenarındakiler de insanlardı. Birlikte yaşayıp gidiyorlardı birbirlerine saygı ve sevgi içinde suyun içindekiler ve dışındakiler..
Ne kuğular ne ördekler, ne onca bülbül ne de kurbağalar çevrelerindeki insanlardan en ufak bir kötülük görmüyorlar, taşlanmıyorlar, sapanla avlanmıyorlar, tekmelenmiyorlardı. Onlar için insanlar, göl kenarında yürüyen, ortalığı hiç kirletmeyen hatta temizleyen ve kendilerine yem veren zararsız varlıklardı. Orada hayvanlarca böyle algılanıyor olduğumu farketmekten büyük mutluluk duymuştum. İnsan olduğumu, insanlığımı hissede hissede duyumsamıştım.
Heykeller de insan biçimlidir ama ruhları yoktur, canları yoktur, soğukturlar. Bir heykel gibi şeklimize ithafen insan olarak algılanmak yerine, eylemlerimizle, gösterdiğimiz sevgiyle, sevgi dolu sözcüklerimizle ve bakışlarımızla, iyilik için çarpan kalbimizle, o dilimizden düşürmediğimiz erdemleri gerçekleştiren ellerimizle, hallerimizle insan olduğumuzu duyumsarsak, insan olduğumuzu duyumsatırız da..
Not: Ziya Dedem'den: “Sureta insan olmayın”
ACEMIDEMIRCI
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Merhaba,
Kuzeyde Keşiş Dağları, güneyde Munzur dağları arasında kalan geniş ova üzerinde çağlayan Gürlevik şelalesiyle süslü şaşırtıcı, vurucu ve beklenmedik bir güzelliğe, büyüye ve yeşilliğe sahip Erzincan'daki öğretim görevlisi olarak eğitim biriminde bulunmanın ardından Ankara'da, bir izleyici olarak seminere katılmak ardıllığından sonra nihayet gecikmiş de olsa, tuşlara "TÜM ANNELERİN ve ANNE DUYARLILIĞINA, ŞEFKATİNE SAHİP OLANLARIN" ANNELER GÜNÜNÜ KUTLAMAK VE DAHA NİCELERİNİ DİLEMEK ÜZERE dokunabildim.
En kısa zamanda bir yazı ile burada olmak için can atıyorum.
Sevgili asiesintiler ailesinin tüm bireylerine çok sevgiler ve selamlar.
ACEMIDEMIRCI
Kuzeyde Keşiş Dağları, güneyde Munzur dağları arasında kalan geniş ova üzerinde çağlayan Gürlevik şelalesiyle süslü şaşırtıcı, vurucu ve beklenmedik bir güzelliğe, büyüye ve yeşilliğe sahip Erzincan'daki öğretim görevlisi olarak eğitim biriminde bulunmanın ardından Ankara'da, bir izleyici olarak seminere katılmak ardıllığından sonra nihayet gecikmiş de olsa, tuşlara "TÜM ANNELERİN ve ANNE DUYARLILIĞINA, ŞEFKATİNE SAHİP OLANLARIN" ANNELER GÜNÜNÜ KUTLAMAK VE DAHA NİCELERİNİ DİLEMEK ÜZERE dokunabildim.
En kısa zamanda bir yazı ile burada olmak için can atıyorum.
Sevgili asiesintiler ailesinin tüm bireylerine çok sevgiler ve selamlar.
ACEMIDEMIRCI
26 Nisan 2010 Pazartesi
6 Nisan 2010 Salı
Cıvıl cıvıl, bitimsiz şarkıların pınarı, tüy gibi yumuşak kuş yuvaları
Kah yol kenarlarındaki elektrik direklerinden, kah koyu gölgeli yemyeşilağaçlardan, kah kurumuş yaprakların cılızca tutunduğu dallardan hoyrat rüzgarlarca koparılmış sonbahar ağaçlarından, kah çalılardan hatta bazen kaya kovuklarından gelen incecik , çağırıcı, talepkar seslerin kaynağı olan çalı çırpılardır kuş yuvaları.
Kimileyin çatal dalların arasına, gagaların gücü nispetince taşınmış dal parçalarının ustaca yerleştirilmesi ile oluşturulur kuş yuvaları. Kimileyin de örücü kuşların ağızlarında harç haline getirdikleri çamurlar, bir su kabağı şekli verilerek yuvaya dönüştürülür, tutunduğu daldan nazlıca salınır ılık ve usul yellerin ıslığında.
Bazen çatıların kiremitlerindeki boşluklardan içeri sızılarak oluşturulur yuvalar.
Kuş yuvası deyinde aklıma ilkin leylek yuvaları gelir.
Bir de kartalların ki. Heybetli manzaralara hakim yükseklerde yaşar kartallar.
Leylek yuvaları genellikle geniş ve yuvarlak olur, ya bacalara kondurulur ya da direklerin tepesine..
Epeyce çalı çırpı, çöp, saman ,dal parçası taşınarak yapılmış, besin bulması kolay olacağı için sulak yerlere yakın, yüksekçe yuvalardır. Mayıs’a kadar boş olan o yuvalardan leylek laklaklarının yükselişi , cemrelerin düştüğünü, hayatın canlanışını, kışın yorgunluğunun atıldığını, uyanışı anlatır. Bahara ilkin leylekler merhaba der, bacalardan.
Bacalar zaten yuva demektir.
İlk baharda gelen leylekler eski yuvalarını bulur ve soğuyan havaların ardından yeniden sıcak bölgelere dönüş mevsimi olan sonbahara kadar da orada kalırlar.
Uzun bacaklı, uzun gagalı ve siyah beyaz renklerde tüyleri olan leyleklerin, kenarları yüksekçe örülmüş dal parçacıkları ile çevrili yuvalarında ayakta duruşları da, oturuşları da yuvalarının üzerinde havada süzülüşleri de çok güzeldir. Leylekler bahardır, yazdır, sıcak havadır, laklak nakaratlı hoş bir şarkıdır.
Çocukluğumun yaz tatillerinin geçtiği Ereğli’deki teyzemlerin çiftliğinde, dere boyunca kurbağaların bağırtısına doğru ava çıkan, sapsarı tarlaların üzerinde beyaz, geniş kanatlarıyla usulca süzülerek uçarken izlediğimde leylekleri daha bir sevmiştim.
Çocukları da leylekler getirirdi ya biz çocukken, zaten o yüzden çok severdim onları ama sarı ekinlerin üzerinden altta şırıltıyla akan ince dereyi gözleyerek süzülüşlerini seyrederken sevmemek elde değildi.
Teyzemlerin çiftliğinde yaz tatilindeydik. Bizden epeyce büyük olan teyzemin oğlu ara sıra ata biner, çiftlikte gezerdi. Bir defasında dönüşünde kucağında bir leylek vardı. Yaralı bir leylek bulmuş ve ona yardım edebilmek için eve getirmişti. Nasıl yardım edeceğimizi tam olarak bilemesek de önüne su, yem koyarak, kaynamış suda yıkanmış beyaz temiz bezle yarasını temizleyip, tentürdiot sürüp,sargı beziyle sararak iyileşmesini bekledik.
Leylek yaşamadı. Ona yardımcı olamadığımız için hepimiz üzülmüştük. Ayak değmesi zor olan bir köşede bir yer hazırladı teyzemin oğlu ona. Başı, Kıble’ye gelecek şekilde gömmüştük yaralı leyleği. Onun için göç mevsimi erken bitmişti. Göç hesaplanmayan bir adrese olmuştu.
Belki o yüzdendir hayatım boyunca ilk çocukluk romanlarımdan olan ”Leylek Dede"yi hep çok sevdim, uzunca bir süre her yaz tatilinde okudum ve hep sakladım.
Eski küçük şehirlerde ya da kasabalarda hala bahçeli, ağaçlı, yeşillikler içindeki evlerin bacalarına leyleklerin geldiğini görmek mümkündür. Her sene aynı leylek ailesi gelir aynı yuvaya.
Leylekler tek eşliymiş. Eşi ölünce, diğer eşin gelmediği olurmuş.
Leylek yavruları oburdur. Leylek yuvalarının altında kimileyin henüz tüylenmemiş bir lyavru bulunabilir cansız halde. Denildiğine göre leylekler iki yavruyu besleyemeyecekleri için birini yuvadan aşağı iterlermiş. Kendini aileden dışlanmış hissedenlerin kendilerini “Leyleğin yuvadan attığı yavru olarak” tanımlamaları da o yüzdendir.
Bir Haziran ayı başında Eğirdir Kovada göllerini gezmek için katıldığımız turun dönüşünde tam kameranın şarjının bittiği , fotoğraf makinemin de kartının dolduğu, akşamın bastırdığı saatlerde, otobüsümüz çiçek açmış elma ağaçları ile kaplı yoldan Ankara’ya doğru ilerlerken gördüğüm görüntü ne kadar kısa süreli olsa da unutulmayacak kadar emsalsizdir.
Karanlığın henüz tam anlamıyla inmediği, görüntülerin koyu silüetler halinde belirdiği yolda leylekler, henüz yapraklanmamış ağaçların her bir dalına alabildiğine konmuş, belirgin karaltılarıyla birer biblo gibi dalları donatmış halde eşsiz bir görüntü ortaya çıkarmışlardı inen akşamın ileri saatlerinde, göl kenarında.
Bir başka turda da sulak bir yerden geçerken beslenmek için konaklamış kalabalık bir leylek sürüsü görmüştük. Katılımcıların ısrarı sonucu otobüsü durdurarak leylek sürüsüne doğru koşmaya başlayanları gülerek izlemiştik.
Leylekler kaçmıştı ancak onca leyleğin topluca kanat çırpışları ve havalanışlarını seyretmek bile o molaya değerdi.
Mis kokulu yasemin dalları arasında gördüğüm yuvanın sahibi kuşlara çok imrenmiştim bir yaz günü. Bizim bütün kış uzakta olmamızı fırsat bilerek, yokluğumuzda oraya yuvalarını kurmuşlardı belliki.. Yazın gittiğimizde bizi karşılayan sevimli yuvadan çok hoşnut olmuştuk, yuvanın sahiplerini ne kadar rahatsız etmemeye çalışsak da kısa süre içinde başka bir yuva edinmelerine engel olamadık. O yuvayı uzunca bir süre , dalları dağılana, her bir çöp ayrılana kadar sakladım.
Güvercinler arsızdır. İki ayda bir yavru çıkarırlar. Her yere yuva yaparlar. İnsanlara yanaşmazlar ama insanlara yakın yaşarlar. Balkonlar en sevdikleri yerlerdir yuva yapmak için. Saksağanlar, güvercin yavrularına düşmandır, onları parçalarlar, kan revan içinde bırakırlar. Belki bu yüzden güvercinler insanlara yakın olmayı severler, saksağanların kovulacağı yerlerdir balkonlar.
Kovsanız da gitmezler güvercinler balkondan. On yıllarca o yuva hizmet verir, yavrular çıkar, palazlanır, büyür, uçarlar yuvadan. Sonra yeni yavrular gelir. Yazın o yuvalardan ağır bir koku gelir. Temizlik yorucudur güvercin kirlerini.
Kapadokya’da peribacalarında taşlara oyulmuş güvercin yuvalarına rastlarsınız. Güvercin gübresi çok değerli bir besindir bahçeler için, o yuvalardan bolca gübre edinilir..
Saksağan yuvaları çok eğreti gözükür bana. Yuvalarını daha çok ağaçların çatal dalları arasına yaparlar. Taşıdıkları bazı dalları öyle yerleştirirler ki bazı dal parçaçıkları yuvadan çıkmış, sanki düşecekmiş gibidir.
Yavrulama döneminde yuvalarının yanından geçmeye görün bir o ağaca bir bu ağaca uçarak, çığlık çığlığa öter ve tetikte olurlar. Sık sık indirip kaldırdıkları ince ve uzun kuyrukları, parlak yeşil göğüsleriyle ben severim saksağanları, kimileri için karga cinsi olsa da, hırsız saksağan olarak algılansa da..
Kırlangıçlar en seyirlik kuşlardır. Zarif ve küçük gövdelerini süsleyen çatal kuyrukları ile gün batımı sonrası yaz akşamları yaptıkları varyete muhteşemdir. Gökyüzünü şenlendirirler. Onca kırlangıcın, hızla uçarken birdenbire dönmelerine karşılık birbirleri ile çarpıştıkları hiç olmaz. Ani dönüşler ile yaptıkları uçuşlar ile deyişlere konu olmuşlardır: Kırlangıca sormuşlar nasıl baş ediyorsun bunca tehlikeli uçuşun içerdiği bela ile diye, kırlangıç da “Kah altından uçuyorum belanın kah üstünden uçuyorum” demiş.
Hava iyice kararınca kırlangıçlar yuvalarına çekilir, genellikle apartman çatılarıdır yuvaları. Yuvalarında en güzel görüntülerden birisi de ağzını kocaman açmış siyah tüylü yem bekleyen yavru kırlangıçlardır.
Gece balkonda iseniz ya da açık havada oturuyorsanız küçücük kelebeğimsi bir şeylerin size doğru uçtuğunu görebilirsiniz. Asla size yaklaşmazlar ama yakınlarınızdan hızla, hayalet gibi geçebilirler. Bu küçük karaltılar aslında kuştur, yarasalardır. Gecenin uçan kuşları.
Gündüz uçan kuşlar yuvalarına çekilmişken onlar koyu gökyüzünün altında karanlıkta daha koyu bir karaltı olarak sessizce, çevikçe uçarlar. Artık şehirlerde çok sık rastlanıyor yarasalara, apartman çatıları uzunca bir zamandır onların da yuvaları oldu. Çatılarda pek çok hayatlar sürülüyor, sessizce, habersizce, gözlerden uzak.
Ağaçkakanlar yuvalarını güçlü gagaları sayesinde, ağaç gövdelerini oyarak yaparlar. Ağaçlık bir yerden geçerken biteviye bir ses duyarsanız ağaca vurulurmuşcasına, o an bir ağaçkakan yuvasını yapmaktadır. Ağaç gövdelerinde yuvarlak bir oyuk açarlar ve içerisinde yaşarlar, kırmızı şeridi andıran tüyleri olan bu kuşlar.
Tarihi evleri, taş yapıları, eskiden kalma konakları gezmek çok zevklidir. O güzelim mimariyi yakından görmek, işçiliğini resmetmek, içinde dolanmak. O yapılara güzellik katan bir unsur vardır bahçelerinde ya da duvarlarında. Kuş yuvaları.
Kimileri çok büyük, çok girişli ve ahşaptır, kimileri taşlara oyulmuştur. İnce ince işlenmişler, boyanmışlar, süslenmişlerdir. Bunca özenle yapılmış elişi kuş yuvaları eski yapıları bezerken çeşit çeşit kuşlar da bu yuvaları süsler, bahçeleri şenlendirir..
Kartal yuvası görmek her zaman mümkün değildir. Kartallar yuvalarını yükseklere yaparlar, zirvelere, dağ başlarına. Yükseklerde uçarlar. Bir Doğu Karadeniz gezimiz sırasında 3200 metre yüksekliğe çıktığımızda olabilecek en muhteşem seyirlerden birine tanık olmuştuk.
Biz bir tepenin üzerinde, bulutlar ayaklarımızın altında ve kartallar başımızın üstündeydi.
Süzülüşlerini izlemek soluksuz bir seyirdir kartalların. Kanat çırpmazlar, zarif, güçlü, kara kanatlarını alabildiğine açarak, dalarcasına süzülürler.
Yine aynı gezide ormanlarla kaplı dağlardaki bir yürüyüşümüzde, beyaz başlı kartalların ağaçlardaki yuvalarından başlarını uzatarak bizi izlediklerini görmek çok heyecan vericiydi.
Keskin bakışlı, yüksek uçuşlu kartalları bu kadar yakından görebilmek bir kez de Macaristan’da denk gelmişti. Avusturya Macaristan arasını otobüs ile kat ediyorduk. Kıştı. Macaristan’daki kar altındaki üzüm bağlarını seyrediyordum otobüsün penceresinden. Kar taneleri ışıl ışıl parlıyordu, yanıp sönüyordu gözkırpan kristaller gibi. Bağların çevresi kalın direklerle kuşatılmış ve direklerin arasında da teller gerilmişti. Kartalların, o direklerin tepelerine konmuş ve korkusuzca etrafı izliyor olmasına çok şaşırmıştım, kartal gördüğüme de çok sevinmiştim.
Su kuşlarının yuvaları sazların içindedir. Kolayca saklanabilecekleri, yavruların görünmeden büyüyebilecekleri yerlerdir uzun, buğday renkli, nazlı nazlı salınan sazlar.
Ucu kahverengi kadifemsi bir başlıkla kaplanmış sazlar, ördekler, angutlar ve diğer su kuşları için tek yuvadır. Seslerini, kanat çırpışlarını, acıkan yavruların ötüşlerini duyarsınız ama ara sıra uçmazlarsa onları göremezsiniz.
Martıların yuvaları denize dik inen kayalarda, yüksekçe yerlerdeki girintilerde olur. Oralara yaklaşanları gördükleri takdirde havalanır, üstünüzde uçarak ne yaptığınızı anlamaya çalışırlar. Gürültüyle uçarlar. Martıların ötüşleri kimileyin insan gülüşüne benzetilir. Her martı görüşümde aklıma o vazgeçilmez romanın kahramanı, Martı Jonathan gelir. Belki yakınlarda da bir Johathan vardır diye düşünürüm deniz köpüğü renkli kanatları olan martılara bakarken..
Delice, bir yırtıcı kuştur. Çığlıklar atarak uçar. Ankara Kocatepe Camiisi’nin üzerinde görebilirsiniz deliceleri deli deli çığlıklarını atarak uçarken. Delidolu bir güzellikle karşılaşırsınız onların uçuşlarına tanık olursanız.
Daralan tabiat alanları yırtıcı kuşlara uygun yerleri azaltıyor. Bunu en yakından Çeşme’de defalarca gördük. Evin üçüncü katının demirli küçük penceresinin o dar pervazına bir atmaca yuva yapmış ve kırçıllı tüylü, yuvarlak kocaman gözleri olan üç yavru çıkarmıştı birkaç kez.
Sabah erken kalkıldığında da ardıç çamlarının izin verdiği nispette, diğer evlerin üçüncü katlarına ya da çatılarına konan puhu kuşlarının o gri tüylü, keskin bakışlı, yassı kafalarıyla etrafı gözlediğini görmek mümkündür.
Yeni taşındığımız evimiz epeyce üst katlarda olduğu için gökyüzünü seyretmeye vakit ayırmada cömert davranıyoruz. Balkonda kitap okurken ara sıra başını kaldıran eşim, iki kez bana Ankara'nin göğünde, yüksekçe uçan, süzülen şahini gösterdi. Mavi boşluk içinde, kararlıca ve ustaca süzülen şahinin yolunu gözlüyoruz desem yeridir hafta sonları balkonda.
Yuva demek doymak, ısınmak, sevgi görmek, göstermek, beklenmek, beklemek, sevilmek, sevmek demektir. En güzel tüm kavramlarının harman olduğu, el olup şefkatlice okşadığı, söz olup gönül aldığı, en güzel işçilikle dokunduğu en yumuşak yastıktır, döşektir, masadır, akşam yemekleridir yuvalar.
Yuvaların en göz önünde olanları, en şirinleri, en çeşit çeşidi kuş yuvalarıdır.
Yakınınızda bir kuş yuvası varsa, yuvanın ne olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz.
ACEMIDEMIRCI
Kimileyin çatal dalların arasına, gagaların gücü nispetince taşınmış dal parçalarının ustaca yerleştirilmesi ile oluşturulur kuş yuvaları. Kimileyin de örücü kuşların ağızlarında harç haline getirdikleri çamurlar, bir su kabağı şekli verilerek yuvaya dönüştürülür, tutunduğu daldan nazlıca salınır ılık ve usul yellerin ıslığında.
Bazen çatıların kiremitlerindeki boşluklardan içeri sızılarak oluşturulur yuvalar.
Kuş yuvası deyinde aklıma ilkin leylek yuvaları gelir.
Bir de kartalların ki. Heybetli manzaralara hakim yükseklerde yaşar kartallar.
Leylek yuvaları genellikle geniş ve yuvarlak olur, ya bacalara kondurulur ya da direklerin tepesine..
Epeyce çalı çırpı, çöp, saman ,dal parçası taşınarak yapılmış, besin bulması kolay olacağı için sulak yerlere yakın, yüksekçe yuvalardır. Mayıs’a kadar boş olan o yuvalardan leylek laklaklarının yükselişi , cemrelerin düştüğünü, hayatın canlanışını, kışın yorgunluğunun atıldığını, uyanışı anlatır. Bahara ilkin leylekler merhaba der, bacalardan.
Bacalar zaten yuva demektir.
İlk baharda gelen leylekler eski yuvalarını bulur ve soğuyan havaların ardından yeniden sıcak bölgelere dönüş mevsimi olan sonbahara kadar da orada kalırlar.
Uzun bacaklı, uzun gagalı ve siyah beyaz renklerde tüyleri olan leyleklerin, kenarları yüksekçe örülmüş dal parçacıkları ile çevrili yuvalarında ayakta duruşları da, oturuşları da yuvalarının üzerinde havada süzülüşleri de çok güzeldir. Leylekler bahardır, yazdır, sıcak havadır, laklak nakaratlı hoş bir şarkıdır.
Çocukluğumun yaz tatillerinin geçtiği Ereğli’deki teyzemlerin çiftliğinde, dere boyunca kurbağaların bağırtısına doğru ava çıkan, sapsarı tarlaların üzerinde beyaz, geniş kanatlarıyla usulca süzülerek uçarken izlediğimde leylekleri daha bir sevmiştim.
Çocukları da leylekler getirirdi ya biz çocukken, zaten o yüzden çok severdim onları ama sarı ekinlerin üzerinden altta şırıltıyla akan ince dereyi gözleyerek süzülüşlerini seyrederken sevmemek elde değildi.
Teyzemlerin çiftliğinde yaz tatilindeydik. Bizden epeyce büyük olan teyzemin oğlu ara sıra ata biner, çiftlikte gezerdi. Bir defasında dönüşünde kucağında bir leylek vardı. Yaralı bir leylek bulmuş ve ona yardım edebilmek için eve getirmişti. Nasıl yardım edeceğimizi tam olarak bilemesek de önüne su, yem koyarak, kaynamış suda yıkanmış beyaz temiz bezle yarasını temizleyip, tentürdiot sürüp,sargı beziyle sararak iyileşmesini bekledik.
Leylek yaşamadı. Ona yardımcı olamadığımız için hepimiz üzülmüştük. Ayak değmesi zor olan bir köşede bir yer hazırladı teyzemin oğlu ona. Başı, Kıble’ye gelecek şekilde gömmüştük yaralı leyleği. Onun için göç mevsimi erken bitmişti. Göç hesaplanmayan bir adrese olmuştu.
Belki o yüzdendir hayatım boyunca ilk çocukluk romanlarımdan olan ”Leylek Dede"yi hep çok sevdim, uzunca bir süre her yaz tatilinde okudum ve hep sakladım.
Eski küçük şehirlerde ya da kasabalarda hala bahçeli, ağaçlı, yeşillikler içindeki evlerin bacalarına leyleklerin geldiğini görmek mümkündür. Her sene aynı leylek ailesi gelir aynı yuvaya.
Leylekler tek eşliymiş. Eşi ölünce, diğer eşin gelmediği olurmuş.
Leylek yavruları oburdur. Leylek yuvalarının altında kimileyin henüz tüylenmemiş bir lyavru bulunabilir cansız halde. Denildiğine göre leylekler iki yavruyu besleyemeyecekleri için birini yuvadan aşağı iterlermiş. Kendini aileden dışlanmış hissedenlerin kendilerini “Leyleğin yuvadan attığı yavru olarak” tanımlamaları da o yüzdendir.
Bir Haziran ayı başında Eğirdir Kovada göllerini gezmek için katıldığımız turun dönüşünde tam kameranın şarjının bittiği , fotoğraf makinemin de kartının dolduğu, akşamın bastırdığı saatlerde, otobüsümüz çiçek açmış elma ağaçları ile kaplı yoldan Ankara’ya doğru ilerlerken gördüğüm görüntü ne kadar kısa süreli olsa da unutulmayacak kadar emsalsizdir.
Karanlığın henüz tam anlamıyla inmediği, görüntülerin koyu silüetler halinde belirdiği yolda leylekler, henüz yapraklanmamış ağaçların her bir dalına alabildiğine konmuş, belirgin karaltılarıyla birer biblo gibi dalları donatmış halde eşsiz bir görüntü ortaya çıkarmışlardı inen akşamın ileri saatlerinde, göl kenarında.
Bir başka turda da sulak bir yerden geçerken beslenmek için konaklamış kalabalık bir leylek sürüsü görmüştük. Katılımcıların ısrarı sonucu otobüsü durdurarak leylek sürüsüne doğru koşmaya başlayanları gülerek izlemiştik.
Leylekler kaçmıştı ancak onca leyleğin topluca kanat çırpışları ve havalanışlarını seyretmek bile o molaya değerdi.
Mis kokulu yasemin dalları arasında gördüğüm yuvanın sahibi kuşlara çok imrenmiştim bir yaz günü. Bizim bütün kış uzakta olmamızı fırsat bilerek, yokluğumuzda oraya yuvalarını kurmuşlardı belliki.. Yazın gittiğimizde bizi karşılayan sevimli yuvadan çok hoşnut olmuştuk, yuvanın sahiplerini ne kadar rahatsız etmemeye çalışsak da kısa süre içinde başka bir yuva edinmelerine engel olamadık. O yuvayı uzunca bir süre , dalları dağılana, her bir çöp ayrılana kadar sakladım.
Güvercinler arsızdır. İki ayda bir yavru çıkarırlar. Her yere yuva yaparlar. İnsanlara yanaşmazlar ama insanlara yakın yaşarlar. Balkonlar en sevdikleri yerlerdir yuva yapmak için. Saksağanlar, güvercin yavrularına düşmandır, onları parçalarlar, kan revan içinde bırakırlar. Belki bu yüzden güvercinler insanlara yakın olmayı severler, saksağanların kovulacağı yerlerdir balkonlar.
Kovsanız da gitmezler güvercinler balkondan. On yıllarca o yuva hizmet verir, yavrular çıkar, palazlanır, büyür, uçarlar yuvadan. Sonra yeni yavrular gelir. Yazın o yuvalardan ağır bir koku gelir. Temizlik yorucudur güvercin kirlerini.
Kapadokya’da peribacalarında taşlara oyulmuş güvercin yuvalarına rastlarsınız. Güvercin gübresi çok değerli bir besindir bahçeler için, o yuvalardan bolca gübre edinilir..
Saksağan yuvaları çok eğreti gözükür bana. Yuvalarını daha çok ağaçların çatal dalları arasına yaparlar. Taşıdıkları bazı dalları öyle yerleştirirler ki bazı dal parçaçıkları yuvadan çıkmış, sanki düşecekmiş gibidir.
Yavrulama döneminde yuvalarının yanından geçmeye görün bir o ağaca bir bu ağaca uçarak, çığlık çığlığa öter ve tetikte olurlar. Sık sık indirip kaldırdıkları ince ve uzun kuyrukları, parlak yeşil göğüsleriyle ben severim saksağanları, kimileri için karga cinsi olsa da, hırsız saksağan olarak algılansa da..
Kırlangıçlar en seyirlik kuşlardır. Zarif ve küçük gövdelerini süsleyen çatal kuyrukları ile gün batımı sonrası yaz akşamları yaptıkları varyete muhteşemdir. Gökyüzünü şenlendirirler. Onca kırlangıcın, hızla uçarken birdenbire dönmelerine karşılık birbirleri ile çarpıştıkları hiç olmaz. Ani dönüşler ile yaptıkları uçuşlar ile deyişlere konu olmuşlardır: Kırlangıca sormuşlar nasıl baş ediyorsun bunca tehlikeli uçuşun içerdiği bela ile diye, kırlangıç da “Kah altından uçuyorum belanın kah üstünden uçuyorum” demiş.
Hava iyice kararınca kırlangıçlar yuvalarına çekilir, genellikle apartman çatılarıdır yuvaları. Yuvalarında en güzel görüntülerden birisi de ağzını kocaman açmış siyah tüylü yem bekleyen yavru kırlangıçlardır.
Gece balkonda iseniz ya da açık havada oturuyorsanız küçücük kelebeğimsi bir şeylerin size doğru uçtuğunu görebilirsiniz. Asla size yaklaşmazlar ama yakınlarınızdan hızla, hayalet gibi geçebilirler. Bu küçük karaltılar aslında kuştur, yarasalardır. Gecenin uçan kuşları.
Gündüz uçan kuşlar yuvalarına çekilmişken onlar koyu gökyüzünün altında karanlıkta daha koyu bir karaltı olarak sessizce, çevikçe uçarlar. Artık şehirlerde çok sık rastlanıyor yarasalara, apartman çatıları uzunca bir zamandır onların da yuvaları oldu. Çatılarda pek çok hayatlar sürülüyor, sessizce, habersizce, gözlerden uzak.
Ağaçkakanlar yuvalarını güçlü gagaları sayesinde, ağaç gövdelerini oyarak yaparlar. Ağaçlık bir yerden geçerken biteviye bir ses duyarsanız ağaca vurulurmuşcasına, o an bir ağaçkakan yuvasını yapmaktadır. Ağaç gövdelerinde yuvarlak bir oyuk açarlar ve içerisinde yaşarlar, kırmızı şeridi andıran tüyleri olan bu kuşlar.
Tarihi evleri, taş yapıları, eskiden kalma konakları gezmek çok zevklidir. O güzelim mimariyi yakından görmek, işçiliğini resmetmek, içinde dolanmak. O yapılara güzellik katan bir unsur vardır bahçelerinde ya da duvarlarında. Kuş yuvaları.
Kimileri çok büyük, çok girişli ve ahşaptır, kimileri taşlara oyulmuştur. İnce ince işlenmişler, boyanmışlar, süslenmişlerdir. Bunca özenle yapılmış elişi kuş yuvaları eski yapıları bezerken çeşit çeşit kuşlar da bu yuvaları süsler, bahçeleri şenlendirir..
Kartal yuvası görmek her zaman mümkün değildir. Kartallar yuvalarını yükseklere yaparlar, zirvelere, dağ başlarına. Yükseklerde uçarlar. Bir Doğu Karadeniz gezimiz sırasında 3200 metre yüksekliğe çıktığımızda olabilecek en muhteşem seyirlerden birine tanık olmuştuk.
Biz bir tepenin üzerinde, bulutlar ayaklarımızın altında ve kartallar başımızın üstündeydi.
Süzülüşlerini izlemek soluksuz bir seyirdir kartalların. Kanat çırpmazlar, zarif, güçlü, kara kanatlarını alabildiğine açarak, dalarcasına süzülürler.
Yine aynı gezide ormanlarla kaplı dağlardaki bir yürüyüşümüzde, beyaz başlı kartalların ağaçlardaki yuvalarından başlarını uzatarak bizi izlediklerini görmek çok heyecan vericiydi.
Keskin bakışlı, yüksek uçuşlu kartalları bu kadar yakından görebilmek bir kez de Macaristan’da denk gelmişti. Avusturya Macaristan arasını otobüs ile kat ediyorduk. Kıştı. Macaristan’daki kar altındaki üzüm bağlarını seyrediyordum otobüsün penceresinden. Kar taneleri ışıl ışıl parlıyordu, yanıp sönüyordu gözkırpan kristaller gibi. Bağların çevresi kalın direklerle kuşatılmış ve direklerin arasında da teller gerilmişti. Kartalların, o direklerin tepelerine konmuş ve korkusuzca etrafı izliyor olmasına çok şaşırmıştım, kartal gördüğüme de çok sevinmiştim.
Su kuşlarının yuvaları sazların içindedir. Kolayca saklanabilecekleri, yavruların görünmeden büyüyebilecekleri yerlerdir uzun, buğday renkli, nazlı nazlı salınan sazlar.
Ucu kahverengi kadifemsi bir başlıkla kaplanmış sazlar, ördekler, angutlar ve diğer su kuşları için tek yuvadır. Seslerini, kanat çırpışlarını, acıkan yavruların ötüşlerini duyarsınız ama ara sıra uçmazlarsa onları göremezsiniz.
Martıların yuvaları denize dik inen kayalarda, yüksekçe yerlerdeki girintilerde olur. Oralara yaklaşanları gördükleri takdirde havalanır, üstünüzde uçarak ne yaptığınızı anlamaya çalışırlar. Gürültüyle uçarlar. Martıların ötüşleri kimileyin insan gülüşüne benzetilir. Her martı görüşümde aklıma o vazgeçilmez romanın kahramanı, Martı Jonathan gelir. Belki yakınlarda da bir Johathan vardır diye düşünürüm deniz köpüğü renkli kanatları olan martılara bakarken..
Delice, bir yırtıcı kuştur. Çığlıklar atarak uçar. Ankara Kocatepe Camiisi’nin üzerinde görebilirsiniz deliceleri deli deli çığlıklarını atarak uçarken. Delidolu bir güzellikle karşılaşırsınız onların uçuşlarına tanık olursanız.
Daralan tabiat alanları yırtıcı kuşlara uygun yerleri azaltıyor. Bunu en yakından Çeşme’de defalarca gördük. Evin üçüncü katının demirli küçük penceresinin o dar pervazına bir atmaca yuva yapmış ve kırçıllı tüylü, yuvarlak kocaman gözleri olan üç yavru çıkarmıştı birkaç kez.
Sabah erken kalkıldığında da ardıç çamlarının izin verdiği nispette, diğer evlerin üçüncü katlarına ya da çatılarına konan puhu kuşlarının o gri tüylü, keskin bakışlı, yassı kafalarıyla etrafı gözlediğini görmek mümkündür.
Yeni taşındığımız evimiz epeyce üst katlarda olduğu için gökyüzünü seyretmeye vakit ayırmada cömert davranıyoruz. Balkonda kitap okurken ara sıra başını kaldıran eşim, iki kez bana Ankara'nin göğünde, yüksekçe uçan, süzülen şahini gösterdi. Mavi boşluk içinde, kararlıca ve ustaca süzülen şahinin yolunu gözlüyoruz desem yeridir hafta sonları balkonda.
Yuva demek doymak, ısınmak, sevgi görmek, göstermek, beklenmek, beklemek, sevilmek, sevmek demektir. En güzel tüm kavramlarının harman olduğu, el olup şefkatlice okşadığı, söz olup gönül aldığı, en güzel işçilikle dokunduğu en yumuşak yastıktır, döşektir, masadır, akşam yemekleridir yuvalar.
Yuvaların en göz önünde olanları, en şirinleri, en çeşit çeşidi kuş yuvalarıdır.
Yakınınızda bir kuş yuvası varsa, yuvanın ne olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz.
ACEMIDEMIRCI
25 Mart 2010 Perşembe
İnsani bir sarılış: Dostluk
Kimse kimsenin yerine ölmez.
Her acının gözyaşı, acı çekenin göz pınarlarından iner.
Her keder, keder sahibinin yüreğini közler.
İnsan, bir harman yeridir. Sapıyla, samanıyla, çöpüyle, olgun başakları, dolu taneleriyle. Taneler alınınca geriye sap, saman, çöp kalır.
İnsan iyinin kötünün, güzelin çirkinin, sevginin nefretin, şefkatin acımasızlığın, bağışlayıcılığın kinin harmanıdır. Bu harçta çok olan ne ise insan da odur. İyidir, güzeldir, bağışlayıcıdır ya da diğerleridir.
Farkındalık önemlidir. İnsan eksiklerinin, fazlalıklarının farkındaysa, bu büyük nimettir. Noksanlar giderilebilir, kısmen, bütünüyle ya da bir nebze ama yapılabilecek şeyler mutlaka vardır.
Bazı inanlar daha şanslı doğar. Doğduğu ortamın ve fiziksel özelliklerinin yerinde olması, o insan için hayatı kolaylaştırıcı unsurlardır, biliriz.
İnsan, insandır sonuçta. Fazlalığı da olsa, noksanı da. Ağlayan, şikayetleri olan, acıtan, acıyan.
İnsan olur da yalnız olur mu hiç. Yalnızlığı tercih etse bile okulda, işte, apartmanda birileriyledir hep.
Onca insanın içinde sadece iki, üç ya da birkaç kişiden oluşan bir paylaşım çemberi oluşturulmasına hep rastlamışızdır. Hep böyle çemberlerin içinde olmuşuzdur. Bazı çemberlerin dışında tutmuşuzdur kendimizi bazılarına da ısrarla katılmamışızdır.
Benim de biri oldukça geniş birkaç çemberim oldu. İlk çocukluğun yakantop, dalya, istop gibi oyunlarıyla ve mandolin kursuyla biçimlenen naif çemberleri, lisenin büyüme telaşındaki yeniyetmelik çemberi, üniversitenin kantin ve Ankara’da ilk açılan pizzacı olan Kambur’un yerindeki sohbetlerle daireselleşmiş çember, iş hayatındaki en unutulmaz dostlukların her harfini sindire sindire öğreten çember.
Geriye bakınca eminim siz de çemberlerinizi gülerek, iyi ki varmış diyerek anımsayıp, iç geçireceksiniz. Benim çemberlerim iç içe girmiş kanaviçe kasnakları gibi durur yüreğimin bir köşesinde. Ne artık olmadıkları için üzülürüm onlara ne de artık olabileceklerini umarım.
Üzülmem çünkü o bir süreçti ve herkes kendi hayatını kurarak yaşanmış bir dostluk bıraktı şimdilerde hala hatırlanan. Bir kez daha bir araya gelinmesi artık zor bile değil imkansız olsa da güzel duygular, yardımlar, iyi niyet, insan olduğumuzu yansıtan tavırlarla gösterilmiş dostane yaklaşımlarımdan dolayı ben kendimden her zaman memnun kaldım. Dostluklar kadar bu memnuniyeti hissetmek de o denli derin bir haz ki. İnsan olmak için kat edilen adımlardan biri olan bu adım eğer atılmamış olsaydı ,harçtaki bir unsur tamam olmayacaktı.
Zaman aynı kalmaz. Akar. Akıntı kimilerini götürür kimilerini getirir. En sevdiğimiz, sırdaşımız, başımızı yasladığımız omuz olan arkadaşlarımızı belki de elimizle evlendirerek can dostsuz kalıveririz biranda. Ama yaptığımız eylemi de kazanmış oluruz, kazancımız davranışımızdır.
Kız kardeşim evlenip başka şehre gittiği zaman uzunca bir zaman onun artık aynı evde olmadığı fikrine alışamamıştım. Her akşam onun işten dönüş saatinde, biraz sonra kapının zilini çalacak ve gelecek hissine kapılırdım. Zaman kardeşimin uzakta olduğunu öğretti.Onun uzakta olmasına yerinmektense iyi olduğunu duymaya sevinmeyi öğretti.
En sıkı arkadaşlıkların arasına uzaklar girmeye görsün. Arkadaşlık bitmez elbet uzaklar var arada diye, sadece sessizliğe bürünür. Sessizce seyreder farklı iklimlerde. Uzaktaki arkadaşınızın yeri hep kalbinizdedir ama sesi kulağınıza yakından gelmez, belki bir telefon ahizesinden, şimdilerde bilgisayar kameralarından.
Uzaklaşmak, arkadaşlıktan uzaklaşmak demek değildir. Uzaklarda ama sessiz ve derinden bir arkadaşlık demektir. Belki birkaç senede bir belki on senede bir görürsünüz onu. Ama görünce ilk başladığınız psikoloji ile şakalaşır, aynı üsluba aniden bürünüverir, on yıllar öncesinin, lise döneminin, üniversite döneminin insanı oluverirsiniz. Çemberden çoktan çıkmışlar olarak, dar da olsa çemberinizi yeniden kuruverirsiniz.
Arkadaşlık mayadır. Ne zaman kendi çemberlerinizden bir arkadaşınızı görseniz, o çemberin döneminin mayası ile mayalanıp, o zamanki gülüşünüz oturuverir yüzünüze, o zamanki gibi şen, konuşkan kesiliverirsiniz. Bu denli konuşkan, esprili, neşeli olduğunuza rastlamamış insanlar, çift kişilikli olduğunuzu bile düşünüverirler. Olsun düşünsünler..
Hafta sonu kuaför, yeni bir çift ayakkabı, keten etek almayı düşünen can dostunuz artık anne olmuştur ve hafta sonları ya çocukların tiyatro gösterisi vardır ya da kursları. Ama sizinle karşılaşınca sanki o konular hiç yokmuş gibi bugünkü telaşlara kısa bir mola verilip, kaldığınız yerden aynı neşe içinde sohbete dalarsınız. Konu çocuklara, eşlere, yaşlanan anne babalara gelince yeniden büyür ve bugünün insanları olursunuz. Bu kaçınılmazdır ama bir soluk da olsa eski duraklara uğramak kaçamağı da kaçırılmaz bir fırsattır.
Dostlarımızı biz mi seçeriz yoksa seçilir miyiz? Seçilmek de çok güzel. Ben ikisini de tercih ederim yeter ki bana, ben onu aramakta ihmalci olduğum zamanlarda bir telefon açıp, bir ileti atarak hal hatır sorsun. Bu aranışın ne paraca ne kelimece ne emsalce bir bedeli yoktur. Benim en mutlu olduğum anlardır aranıldığım anlar. Arkadaşımı daha bir bağrıma basmama vesiledir aranmam. Kıymetini daha bir anlamaktır dostunuzun.
Naif ve sınırsız çocukluk arkadaşlıklarının ardından sosyal statülerin daha etkin olduğu arkadaşlıklar gelir. Bu tür arkadaşlıklar, yalnızca arkadaşlıktır, aynı sinemanın koltuklarını paylaşmak, aynı arkadaş kümesi ile aynı tiyatro oyununu izlemek ya da klasik batı müziği konserlerini dinlemektir. Arkadaşsınızdır ama bir şeyler noksan kalabilir aynı zevkleri paylaşmanın dışında. Can suyu, besin kaynağı pek olmaz bu arkadaşlıkların, çoğunlukla dostluğa da dönüşmez. Bir paylaşımdır o kadar. O da bir açıdan gereklidir, aynı zevki can dostunuz ile paylaşamayabilirsiniz.
Ne kadar dostsunuz ya da ne kadar dostturlar size. Bunun cevabı ha deyince bulunmaz. Ola ki bir şey gelsin başınıza, teselliye, sıcaklığa, ilgiye ihtiyaç duyun ya da duyulsun o zaman gösterebildiğiniz kadar dostsunuz, gösterebildikleri kadar da size dostturlar, anlarsınız , bellersiniz. Bunu anlamak yaşanmışlık ister, ille de tavırları ortaya çıkaracak bir etken ister.
Her zaman beklediğiniz ilgiyi görmeyebilirsiniz. O zaman ağlamak, sinirlenmek ya da öfkeye kapılmak büyük hata olur. İşin güzel yanına bakmalı. Öğrenmişliğe bakmalı. Ya bu olay olmasaydı hiç öğrenebilir miydiniz daha farklı olduğunu düşündüğünüz insanların aslında düşündüğünüz gibi olmadıklarını. Öğrenmek her zaman kazançtır. Zaten içten dost olmayanı kaybetmek de bir zarar değildir belki kazançtır bile denilebilir.
Halk ozanlarının, şairlerin vazgeçilmez sözcüğü dosttur, vazgeçilmez teması dostluktur.
Herkes dostluk bekler ama ne kadar dost olabiliyorum ya da dostane davranıyorum diye sorgulamaz hiç kendi kendini.
Dost istiyorsak eğer dostane olmak gerekmez mi?
ACEMIDEMIRCI
Her acının gözyaşı, acı çekenin göz pınarlarından iner.
Her keder, keder sahibinin yüreğini közler.
İnsan, bir harman yeridir. Sapıyla, samanıyla, çöpüyle, olgun başakları, dolu taneleriyle. Taneler alınınca geriye sap, saman, çöp kalır.
İnsan iyinin kötünün, güzelin çirkinin, sevginin nefretin, şefkatin acımasızlığın, bağışlayıcılığın kinin harmanıdır. Bu harçta çok olan ne ise insan da odur. İyidir, güzeldir, bağışlayıcıdır ya da diğerleridir.
Farkındalık önemlidir. İnsan eksiklerinin, fazlalıklarının farkındaysa, bu büyük nimettir. Noksanlar giderilebilir, kısmen, bütünüyle ya da bir nebze ama yapılabilecek şeyler mutlaka vardır.
Bazı inanlar daha şanslı doğar. Doğduğu ortamın ve fiziksel özelliklerinin yerinde olması, o insan için hayatı kolaylaştırıcı unsurlardır, biliriz.
İnsan, insandır sonuçta. Fazlalığı da olsa, noksanı da. Ağlayan, şikayetleri olan, acıtan, acıyan.
İnsan olur da yalnız olur mu hiç. Yalnızlığı tercih etse bile okulda, işte, apartmanda birileriyledir hep.
Onca insanın içinde sadece iki, üç ya da birkaç kişiden oluşan bir paylaşım çemberi oluşturulmasına hep rastlamışızdır. Hep böyle çemberlerin içinde olmuşuzdur. Bazı çemberlerin dışında tutmuşuzdur kendimizi bazılarına da ısrarla katılmamışızdır.
Benim de biri oldukça geniş birkaç çemberim oldu. İlk çocukluğun yakantop, dalya, istop gibi oyunlarıyla ve mandolin kursuyla biçimlenen naif çemberleri, lisenin büyüme telaşındaki yeniyetmelik çemberi, üniversitenin kantin ve Ankara’da ilk açılan pizzacı olan Kambur’un yerindeki sohbetlerle daireselleşmiş çember, iş hayatındaki en unutulmaz dostlukların her harfini sindire sindire öğreten çember.
Geriye bakınca eminim siz de çemberlerinizi gülerek, iyi ki varmış diyerek anımsayıp, iç geçireceksiniz. Benim çemberlerim iç içe girmiş kanaviçe kasnakları gibi durur yüreğimin bir köşesinde. Ne artık olmadıkları için üzülürüm onlara ne de artık olabileceklerini umarım.
Üzülmem çünkü o bir süreçti ve herkes kendi hayatını kurarak yaşanmış bir dostluk bıraktı şimdilerde hala hatırlanan. Bir kez daha bir araya gelinmesi artık zor bile değil imkansız olsa da güzel duygular, yardımlar, iyi niyet, insan olduğumuzu yansıtan tavırlarla gösterilmiş dostane yaklaşımlarımdan dolayı ben kendimden her zaman memnun kaldım. Dostluklar kadar bu memnuniyeti hissetmek de o denli derin bir haz ki. İnsan olmak için kat edilen adımlardan biri olan bu adım eğer atılmamış olsaydı ,harçtaki bir unsur tamam olmayacaktı.
Zaman aynı kalmaz. Akar. Akıntı kimilerini götürür kimilerini getirir. En sevdiğimiz, sırdaşımız, başımızı yasladığımız omuz olan arkadaşlarımızı belki de elimizle evlendirerek can dostsuz kalıveririz biranda. Ama yaptığımız eylemi de kazanmış oluruz, kazancımız davranışımızdır.
Kız kardeşim evlenip başka şehre gittiği zaman uzunca bir zaman onun artık aynı evde olmadığı fikrine alışamamıştım. Her akşam onun işten dönüş saatinde, biraz sonra kapının zilini çalacak ve gelecek hissine kapılırdım. Zaman kardeşimin uzakta olduğunu öğretti.Onun uzakta olmasına yerinmektense iyi olduğunu duymaya sevinmeyi öğretti.
En sıkı arkadaşlıkların arasına uzaklar girmeye görsün. Arkadaşlık bitmez elbet uzaklar var arada diye, sadece sessizliğe bürünür. Sessizce seyreder farklı iklimlerde. Uzaktaki arkadaşınızın yeri hep kalbinizdedir ama sesi kulağınıza yakından gelmez, belki bir telefon ahizesinden, şimdilerde bilgisayar kameralarından.
Uzaklaşmak, arkadaşlıktan uzaklaşmak demek değildir. Uzaklarda ama sessiz ve derinden bir arkadaşlık demektir. Belki birkaç senede bir belki on senede bir görürsünüz onu. Ama görünce ilk başladığınız psikoloji ile şakalaşır, aynı üsluba aniden bürünüverir, on yıllar öncesinin, lise döneminin, üniversite döneminin insanı oluverirsiniz. Çemberden çoktan çıkmışlar olarak, dar da olsa çemberinizi yeniden kuruverirsiniz.
Arkadaşlık mayadır. Ne zaman kendi çemberlerinizden bir arkadaşınızı görseniz, o çemberin döneminin mayası ile mayalanıp, o zamanki gülüşünüz oturuverir yüzünüze, o zamanki gibi şen, konuşkan kesiliverirsiniz. Bu denli konuşkan, esprili, neşeli olduğunuza rastlamamış insanlar, çift kişilikli olduğunuzu bile düşünüverirler. Olsun düşünsünler..
Hafta sonu kuaför, yeni bir çift ayakkabı, keten etek almayı düşünen can dostunuz artık anne olmuştur ve hafta sonları ya çocukların tiyatro gösterisi vardır ya da kursları. Ama sizinle karşılaşınca sanki o konular hiç yokmuş gibi bugünkü telaşlara kısa bir mola verilip, kaldığınız yerden aynı neşe içinde sohbete dalarsınız. Konu çocuklara, eşlere, yaşlanan anne babalara gelince yeniden büyür ve bugünün insanları olursunuz. Bu kaçınılmazdır ama bir soluk da olsa eski duraklara uğramak kaçamağı da kaçırılmaz bir fırsattır.
Dostlarımızı biz mi seçeriz yoksa seçilir miyiz? Seçilmek de çok güzel. Ben ikisini de tercih ederim yeter ki bana, ben onu aramakta ihmalci olduğum zamanlarda bir telefon açıp, bir ileti atarak hal hatır sorsun. Bu aranışın ne paraca ne kelimece ne emsalce bir bedeli yoktur. Benim en mutlu olduğum anlardır aranıldığım anlar. Arkadaşımı daha bir bağrıma basmama vesiledir aranmam. Kıymetini daha bir anlamaktır dostunuzun.
Naif ve sınırsız çocukluk arkadaşlıklarının ardından sosyal statülerin daha etkin olduğu arkadaşlıklar gelir. Bu tür arkadaşlıklar, yalnızca arkadaşlıktır, aynı sinemanın koltuklarını paylaşmak, aynı arkadaş kümesi ile aynı tiyatro oyununu izlemek ya da klasik batı müziği konserlerini dinlemektir. Arkadaşsınızdır ama bir şeyler noksan kalabilir aynı zevkleri paylaşmanın dışında. Can suyu, besin kaynağı pek olmaz bu arkadaşlıkların, çoğunlukla dostluğa da dönüşmez. Bir paylaşımdır o kadar. O da bir açıdan gereklidir, aynı zevki can dostunuz ile paylaşamayabilirsiniz.
Ne kadar dostsunuz ya da ne kadar dostturlar size. Bunun cevabı ha deyince bulunmaz. Ola ki bir şey gelsin başınıza, teselliye, sıcaklığa, ilgiye ihtiyaç duyun ya da duyulsun o zaman gösterebildiğiniz kadar dostsunuz, gösterebildikleri kadar da size dostturlar, anlarsınız , bellersiniz. Bunu anlamak yaşanmışlık ister, ille de tavırları ortaya çıkaracak bir etken ister.
Her zaman beklediğiniz ilgiyi görmeyebilirsiniz. O zaman ağlamak, sinirlenmek ya da öfkeye kapılmak büyük hata olur. İşin güzel yanına bakmalı. Öğrenmişliğe bakmalı. Ya bu olay olmasaydı hiç öğrenebilir miydiniz daha farklı olduğunu düşündüğünüz insanların aslında düşündüğünüz gibi olmadıklarını. Öğrenmek her zaman kazançtır. Zaten içten dost olmayanı kaybetmek de bir zarar değildir belki kazançtır bile denilebilir.
Halk ozanlarının, şairlerin vazgeçilmez sözcüğü dosttur, vazgeçilmez teması dostluktur.
Herkes dostluk bekler ama ne kadar dost olabiliyorum ya da dostane davranıyorum diye sorgulamaz hiç kendi kendini.
Dost istiyorsak eğer dostane olmak gerekmez mi?
ACEMIDEMIRCI
24 Mart 2010 Çarşamba
ANLAMAK.. ZAMAN İSTER
Anlamak zaman alır.
Kendini anlamak, karşıdakini anlamak, anlatılanı anlamak, zayıfı güçsüzü anlamak, akıllıyı deliyi anlamak, dünyayı anlamak.
Artık duygusal zekanın baskın olduğu günlerdeyiz.
Çok zeki olmak yeterli değil kolay bir yaşam sürmek için. Anlamak ve anlatabilmek de en az onun kadar önemli.
Anlamak bir çığlıkla başlar.
Cılız, ürkek.
Doğulan dünyaya merhabadır ağlamaklı bu çığlık.
Ortam değişikliği , dünyanın algılanması bir çığlıkla anlatılır. Küçük ve korunaklı bir dünyadan, büyük ve çetrefilli bir dünyaya geçişin anlaşılmasını, gün ışığının parıltısını böyle anlatır doğan her bebek.
Kendini anlamak aslında insanı anlamaktır, insanları anlamaya giden ilk adımdır.
Kendini anlamak kolay mıdır? İnsan olduğumuzu kabul ederek başlarsak ilkin çok kolay olabilir kendimizi anlamak ve kabul etmek. Yani hataları, kusurları, yanlış anlamaları, yanlış anlaşılmaları, zaafları ama bir o kadarda güzellikleri ve özellikleri olan bireyler olduğumuzu peşinen kabul edip, en başta kendimize karşı dürüst olursak, bünyemizi bilir ve onda olanları ve olmayanları tespit edip, olmayanlar varmış gibi yaşamazsak , davranmazsak basittir bile kendimizin kendimiz tarafından kabulu yani kendimzi anlamamız ve kendimizle barışık olmamız.
Ancak olduğumuz başka bir kalıp içindeymiş gibi davranmak, giydiğimiz elbise pamukluysa pamuklu elbiseli, atlassa atlas elbiseli gibi davranmak doğamıza uygundur elbette. Yoksa sıkar elbiseler, dikişleri atar, o güzelim görüntü bozulur. İlle başka elbiselere özenmek gerekmez, sizin elbisenize özenenler olduğunu da hatırlamak gerekir arada bir.
Elbise olarak tanımladığımız aslında bizim dışa vuran yansımamızdır, davranışlarımızdır.
Dışa vuran ne kadar içimizdekiyse o kadar anlaşılır oluyoruz. O zaman da “Beni kimse anlamıyor" yakınmaları bize uzak oluyor. Böyle bir hayat da sade, kolay ve akıcı oluyor tabi ki.
Yine de anlaşılmamak mümkün müdür?
Mümkündür. Kişilik konularında olmasa bile dört duvar arası denilen ev halimizi bizden başkasının anlamasını ne beklemek doğru olur ne de başkalarının anlaması kolay olur. Zaten anlaşılmak istenilen noktalar da bunlar olmasa gerek.
Anlamak zaman alır.
Annemizin nazlı kızlarıyken yetişkin oluveririz hala çocuksu hallerimiz yitmemişken, hala arkamızı birileri topluyorken.
Yetişkinlik bazı sorumlulukları da üstlenmek demektir. Nazlı kızlar olduğumuz zamanlarda annelerimizin üstlendiği gibi. Sorumluluklar sonucu ortaya çıkan davranışlarımız belki nazlı kızlarken annemizde gördüğümüzde kızdığımız, kabullenemediğimiz, istemediğimiz davranışlar olabilir. Bir bakarız ki biz yapıyoruz onları. Annelerimiz yaparken kızdıklarımızı biz yapıverir olmuşuzdur. İşte annemizi anlama vaktidir. Hak verme, haksızlık ettiğimizi itiraf etme saatidir. Sık duyduğumuz “Büyüyünce anlarsın" laflarının boş olmadığını yaşayarak öğreniriz.Büyüdüğümüzü anlarız aynalar aksini söylese de söylemese de.
Yalnızlıkları anlarız, dostluk denilenin ne olup ne olmadığını anlarız. Menfaati anlarız, kalp kırmayı ve kırılmayı anlarız, kazanmanın kaybetmekten evla olduğunu anlarız insan kalbi konusunda.
Anlamak öğrenmektir. Gereken öğreniliyorsa eğer kalbin kırılması da iyidir, belki kırmak da ama sonu tatlıya bağlanıyorsa. Hatalarımızdan öğrenmeyi anlarız. Hatasız olunmayacağını anlarız yani insan olduğumuz anlarız sevabıyla günahıyla.
Yüzyıllar önce yazılmış bir dizenin hala taze olduğunu anlamak, "eğer o şair yazmasa idi bu satırları mutlaka bugün ben yazardım" bileşenine gelmek, çirkini güzel görmeyi becerebilmek, mutluluğun zoru kolaya çevirmeyi başarmak olduğunu ve mutluluğu tattırmanın da en has mutluluk olduğunu anlamak az bir şey değildir..Hayatın kendisidir.
Bir notanın ağlayışını duyumsamak, hiç tanık olunmamış olsa da o notalarla betimlenen acıları hissetmek, hırsı, öfkeyi, kederi anlayabilmek.. Dertlenmek, yalnızlığı hissetmek, duanın gücünü duyumsamak, kalabalıktaki yalnızları, gülenlerin iç acıtan öykülerini, yaşam kavgalarını anlayabilmek, insan olmak demektir..
Büyüsek de elimize batan bir kıymığın gözümüzden yaş getirdiğini anlarız. İnsan olmanın ağlamak da, gülmek de olduğunu anlarız. Ağlarken saçınıza dokunan bir el varsa yanıbaşınızda ne şanslı olduğumuzu anlarız şefkati hissederek.
Yaşamayı anlarız, severek, sevilerek, üzerek üzülerek. Yaşamın dümdüz bir yol olmadığını anlarız, inişleri çıkışları anlarız, düzlükleri, engebeleri, dibe vurmaları ama daha güçlü olarak yüzeye çıkmayı, düşüp kalkmaları, dizlerimizin yara bere içinde kalmasını ama her yaranın mutlaka kabuk tuttuğunu ve her kabuğun da mutlaka düştüğünü, yaraların izinin de çoğunlukla kalmadığını anlarız. Üzüntülerimizi unutturan en etkili ilacın aslında başkalarının üzüntülerini de görmek olduğunu anlarız.
Tebessümün, gülüşün, merhabanın, selamın, hal hatır sormanın, uzanan bir elin, tatlı bir çift sözün, henüz pişmiş mis gibi börek kokan bir evin kapısında güler yüzle karşılanmanın, evim diyebilmenin, dostum, arkadaşım, canım diyebilmenin nasıl da güzel olduğunu anlamak ne güzel bir öğreniştir.
Anlamak zaman alır.
Anlayana kadar daha çok anlatırız.
İlle de anlatırız.
Oysa anlamak , en başta da kendimizi, karşıdakini dinleyip anlamaya çalışmakla başlar.
ACEMIDEMIRCI
Kendini anlamak, karşıdakini anlamak, anlatılanı anlamak, zayıfı güçsüzü anlamak, akıllıyı deliyi anlamak, dünyayı anlamak.
Artık duygusal zekanın baskın olduğu günlerdeyiz.
Çok zeki olmak yeterli değil kolay bir yaşam sürmek için. Anlamak ve anlatabilmek de en az onun kadar önemli.
Anlamak bir çığlıkla başlar.
Cılız, ürkek.
Doğulan dünyaya merhabadır ağlamaklı bu çığlık.
Ortam değişikliği , dünyanın algılanması bir çığlıkla anlatılır. Küçük ve korunaklı bir dünyadan, büyük ve çetrefilli bir dünyaya geçişin anlaşılmasını, gün ışığının parıltısını böyle anlatır doğan her bebek.
Kendini anlamak aslında insanı anlamaktır, insanları anlamaya giden ilk adımdır.
Kendini anlamak kolay mıdır? İnsan olduğumuzu kabul ederek başlarsak ilkin çok kolay olabilir kendimizi anlamak ve kabul etmek. Yani hataları, kusurları, yanlış anlamaları, yanlış anlaşılmaları, zaafları ama bir o kadarda güzellikleri ve özellikleri olan bireyler olduğumuzu peşinen kabul edip, en başta kendimize karşı dürüst olursak, bünyemizi bilir ve onda olanları ve olmayanları tespit edip, olmayanlar varmış gibi yaşamazsak , davranmazsak basittir bile kendimizin kendimiz tarafından kabulu yani kendimzi anlamamız ve kendimizle barışık olmamız.
Ancak olduğumuz başka bir kalıp içindeymiş gibi davranmak, giydiğimiz elbise pamukluysa pamuklu elbiseli, atlassa atlas elbiseli gibi davranmak doğamıza uygundur elbette. Yoksa sıkar elbiseler, dikişleri atar, o güzelim görüntü bozulur. İlle başka elbiselere özenmek gerekmez, sizin elbisenize özenenler olduğunu da hatırlamak gerekir arada bir.
Elbise olarak tanımladığımız aslında bizim dışa vuran yansımamızdır, davranışlarımızdır.
Dışa vuran ne kadar içimizdekiyse o kadar anlaşılır oluyoruz. O zaman da “Beni kimse anlamıyor" yakınmaları bize uzak oluyor. Böyle bir hayat da sade, kolay ve akıcı oluyor tabi ki.
Yine de anlaşılmamak mümkün müdür?
Mümkündür. Kişilik konularında olmasa bile dört duvar arası denilen ev halimizi bizden başkasının anlamasını ne beklemek doğru olur ne de başkalarının anlaması kolay olur. Zaten anlaşılmak istenilen noktalar da bunlar olmasa gerek.
Anlamak zaman alır.
Annemizin nazlı kızlarıyken yetişkin oluveririz hala çocuksu hallerimiz yitmemişken, hala arkamızı birileri topluyorken.
Yetişkinlik bazı sorumlulukları da üstlenmek demektir. Nazlı kızlar olduğumuz zamanlarda annelerimizin üstlendiği gibi. Sorumluluklar sonucu ortaya çıkan davranışlarımız belki nazlı kızlarken annemizde gördüğümüzde kızdığımız, kabullenemediğimiz, istemediğimiz davranışlar olabilir. Bir bakarız ki biz yapıyoruz onları. Annelerimiz yaparken kızdıklarımızı biz yapıverir olmuşuzdur. İşte annemizi anlama vaktidir. Hak verme, haksızlık ettiğimizi itiraf etme saatidir. Sık duyduğumuz “Büyüyünce anlarsın" laflarının boş olmadığını yaşayarak öğreniriz.Büyüdüğümüzü anlarız aynalar aksini söylese de söylemese de.
Yalnızlıkları anlarız, dostluk denilenin ne olup ne olmadığını anlarız. Menfaati anlarız, kalp kırmayı ve kırılmayı anlarız, kazanmanın kaybetmekten evla olduğunu anlarız insan kalbi konusunda.
Anlamak öğrenmektir. Gereken öğreniliyorsa eğer kalbin kırılması da iyidir, belki kırmak da ama sonu tatlıya bağlanıyorsa. Hatalarımızdan öğrenmeyi anlarız. Hatasız olunmayacağını anlarız yani insan olduğumuz anlarız sevabıyla günahıyla.
Yüzyıllar önce yazılmış bir dizenin hala taze olduğunu anlamak, "eğer o şair yazmasa idi bu satırları mutlaka bugün ben yazardım" bileşenine gelmek, çirkini güzel görmeyi becerebilmek, mutluluğun zoru kolaya çevirmeyi başarmak olduğunu ve mutluluğu tattırmanın da en has mutluluk olduğunu anlamak az bir şey değildir..Hayatın kendisidir.
Bir notanın ağlayışını duyumsamak, hiç tanık olunmamış olsa da o notalarla betimlenen acıları hissetmek, hırsı, öfkeyi, kederi anlayabilmek.. Dertlenmek, yalnızlığı hissetmek, duanın gücünü duyumsamak, kalabalıktaki yalnızları, gülenlerin iç acıtan öykülerini, yaşam kavgalarını anlayabilmek, insan olmak demektir..
Büyüsek de elimize batan bir kıymığın gözümüzden yaş getirdiğini anlarız. İnsan olmanın ağlamak da, gülmek de olduğunu anlarız. Ağlarken saçınıza dokunan bir el varsa yanıbaşınızda ne şanslı olduğumuzu anlarız şefkati hissederek.
Yaşamayı anlarız, severek, sevilerek, üzerek üzülerek. Yaşamın dümdüz bir yol olmadığını anlarız, inişleri çıkışları anlarız, düzlükleri, engebeleri, dibe vurmaları ama daha güçlü olarak yüzeye çıkmayı, düşüp kalkmaları, dizlerimizin yara bere içinde kalmasını ama her yaranın mutlaka kabuk tuttuğunu ve her kabuğun da mutlaka düştüğünü, yaraların izinin de çoğunlukla kalmadığını anlarız. Üzüntülerimizi unutturan en etkili ilacın aslında başkalarının üzüntülerini de görmek olduğunu anlarız.
Tebessümün, gülüşün, merhabanın, selamın, hal hatır sormanın, uzanan bir elin, tatlı bir çift sözün, henüz pişmiş mis gibi börek kokan bir evin kapısında güler yüzle karşılanmanın, evim diyebilmenin, dostum, arkadaşım, canım diyebilmenin nasıl da güzel olduğunu anlamak ne güzel bir öğreniştir.
Anlamak zaman alır.
Anlayana kadar daha çok anlatırız.
İlle de anlatırız.
Oysa anlamak , en başta da kendimizi, karşıdakini dinleyip anlamaya çalışmakla başlar.
ACEMIDEMIRCI
6 Mart 2010 Cumartesi
Yulia'dan - 8 Mart Dünya Kadınlar Günü
Butun Asi severleri karsidan gelen 8Mart Kadinlar bayramini tebrik edir,can sakliki,mutluluklar dilerim,
Kadinlarimiz en cok su bayrami sever,ailesi terefinden ,esi ,sevgilisi terefinden ,cvocuklari terefinden mehz su gun cok sevildiyini,deyerli oldugunu bir daha duyar,evezsiz oldukunu anlar,,,
Suna gore,canim Asi severler,su gun daha guzel,daha megrur,vugarli olmak gerekki sevdiklerimiz gozlerini bizden ayira bilmesin,eslerimiz iyiki guzel kadinlarimiz var desin.Hepimize mutluluklar,guzel eylenceli bayram sufrasi.
Sizleri seven YULIA.
6 mart 2010.
26 Şubat 2010 Cuma
24 Şubat 2010 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
