27 Ekim 2009 Salı

Asi Dizisi 4.Bölüm Ardından

Merhaba Asi Dostlar...

Dizimizin 4.bölüm kolaj görüntüleri...

http://en.sevenload.com/videos/gboq6as-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-4
http://www.youtube.com/comment_servlet?all_comments&v=KWXTQqggUr4

İyi seyirler...

Keyfin, mis gibi kokan buharlaşmışı: Çay

Bir kahvehanenin içeriyi buharıyla nemlendiren, camları buğulandıran, kokusu ile çay ocağında olduğunuzu hemen anlatan çaylarının yapıldığı koca çay ocaklarında, bir kır kahvesinin kareli örtülerle kaplı masalarına getirtilen içi birazdan içimizi ısıtacak kömür ateşinde ısınan semaverinde, bir ağırlamanın gereği olarak sunulan bazen yanına limon dilimi de eklenen beyaz porselen çay fincanlarında ya da ve ille de ince belli cam bardaklar içinde tavşan kanı rengiyle üşüdüğümüzde, yemek üstüne, laflarken, zihni açmak için gibi çeşitli gerekçelerle, günde kim bilir kaç kez içtiğimiz içecektir çaylar, suyun dışında.

Sabah kalkar kalmaz yapılan ilk eylem ocağın üzerine çaydanlığı koymaktır. Ya da ısıtıcıya su koyup, sallama çay için su ısıtmaktır.

Çayı, keyif için içecekler mutlaka çayın demlenmesi sırasında saldığı buharı ile her yanı kaplayan o kendine has dayanılmaz kokusunu duymak ister. İster kahvaltı sofrası için olsun ister yemek sonrası keyfi ya da beş çayı olsun mutlaka demleme usulü çay içmek ister çay keyfine düşkün olanlar. Önce çaydanlık su ile doldurulacak, üzerine boş demlik konulacak. Su ısındıktan sonra birinci kalite çayın saklı olduğu, has bir dem için en gerekli çay ögesi olan tozlu kısımhiç ziyan edilmeden paketten demliğe boca edilecek, demleme işlemi yapılacak, demlenmiş çayın üzeri temiz bir havlu ya da bez peçete ile örtülecek. Bu aşamalar bir tören gibi yapılır , içmek kadar çayı hazırlamak da ayrı bir keyiftir.

Bir Doğu Karadeniz gezimiz sırasında, Rize’de çay fabrikasını ziyaret ederken sarışın, yeşil gözlü, altın küpeli tipik bir Karadeniz hanımı olan ziraat mühendisinden dinlediğimiz bu demleme yöntemi ile o ana kadar bizim çayı aslında yanlış demlediğimizi de öğrenmiş olmuştuk, usulüyle çay demlemenin yanı sıra.

Çay yapraklarının toplandıktan sonra dönüştüğü kahverengimsi renkleri ile makinelerde işlenme sırasını adım adım yerinde görmüş, nasıl kıyıldıklarını, nasıl ayrıştırıldıklarını ve paketlemeye kadar geçirdiği işlemleri, demlenmemiş çay kokuları arasında dinleyip, tanık olmuştuk.

Birinci sınıf Rize çayı almak için fabrikanın girişinde, satış penceresi sokağa bakan satış bölümünde bizim turun katılımcıları kuyruğa girmişti. Hediye olarak poşetler dolusu çay almıştık.

Sabahları, özellikle de bir hafta sonu sabahı ise ve güneş de içeriye vuruyorsa keyifli bir kahvaltının tam sırasıdır. Önce çay demlemekle başlanır kahvaltı hazırlıklarına. Ev halkının henüz uyanmamış olanları için mutfaktan içerilere sızan çay kokusu müthiş bir teşviktir yataktan kalkmak için. Bu koku renkli, tatlı, tuzlu, börekli, çörekli bir kahvaltı masanın ilk habercisidir.

Hafta sonu kahvaltıları ayrıcalıklıdır. Ayaküstü geçiştirilen cinsten olmaz. Özenlidir. Tüm hafta yapılamayan o doyum olmaz kahvaltı keyfinin olabildiğince tadılabileceği anların günleridir hafta sonuna denk gelen günler.

Yaz mevsiminde domates, salatalık, biber ile daha renklenen ve çeşitlenen kahvaltı sofralarına zeytinler her zaman alabildiğine renk katar. Çizik pembe zeytinler, siyah zeytinler, doğal yöntemlerle yapılmış ve bu yüzden asla simsiyah olmayan içinde kuzguni siyahtan, lacivertten, kahverenginin tonlarına kadar renk barındıran zeytinle, yeşil zeytinin sadesi, içi bademlisi biberlisi baş köşelerde , beyaz porselen tabaklarda yerini alır keyfi çıkarılacak bir kahvaltı sofrasında.

Son zamanlarda zeytinler için özel olarak tasarlanmış uzun cam, seramik ya da porselen zeytin kapları da çok şık durmaktadır masalarda.

Zeytinlerin üzerine zeytinyağı gezdirilir, kekik eklenir hatta kişniş ya da kinzi de denilen bitkinin tohumları ile zeytinlerin üzeri süslenir, tadına tat katılır.

Peynir tabağında ya da bir servis tahtasının üzerinde dilimlenmeyi bekleyen peynirler olmazsa olmazıdır kahvaltıların. Çay ile en iyi giden, damak tadının olabildiğince hissedildiği çayın beraberindekilerdir.

Bir de simitler. Çıtır çıtır, gevrek gevrek ve üzerindeki kızarmış susamlar ile her saatte yenilebilen lezzettedir. Simit, kaşar peynir ve çay, bir çok kişinin ana menüsüd ür öğle yemeklerinde bile.

Yakın bir geçmişte yabancı çaylar ile tanıştık. Eskiden kaçak olarak ülkemize sokulan çaylar vardı ve bunlar hatırlı misafirlere ikram edilirdi. Demi has olurdu, kokusu buram buram. Rengi koyu ve canlıydı.

Sonra başta İngiliz çayı olmak üzere yabancı çayları gerek paketler halinde gerek sallama şeklinde görür olduk . Kimisi bergamut kokuyordu buram buram.

Bu tür kokulu çaylar çıkmadan evvel, Antalya’ya gidenlere bergamut tozu sipariş verirdik. Demlenen çaylarımıza atıp, çay kokusuna burcu burcu bergamut ıtırını da eklemek için. Hazır çayların artık her yerde satılır olmasıyla birlikte bu siparişler de kesildi.

Slovenya’ya giderken, ikram sırasında hostesin içecekleri sıralarken “Çay” demesi karşısında hiç düşünmeden “Çay” demiştim. Zira bizim dilimizden bir sözcüktü. Sonradan öğrendim. Ruslar ve o dili bilenler ya da o kökenden olanlar çaya bizim gibi çay dermiş. Kendi dilimden bir ikram, yabancı bir şirketin uçağında sunulunca çok hoş gelmişti bana.

Çay tarlaları yemyeşildir. Çok boylu olmayan çay bitkisi dalgalı dalgalı, kabarık bir şekilde yeri örter. Toprağı göstermeyecek sıklıktaki yeşil yapraklar buklelenir yamaçlarda.Bu bitkiyle sık sık karşılaşınca hiç sormadan çay olduğunu anlamıştık oralarda.

Çayın tadı başka başka çıkarılır. Şekerli şekersiz ya da kırtlama içilerek. Hiç akıl erdirememişimdir bir şeker parçasının eritilmeden bir bardak çay ile içilebilmesini. Onun da bir inceliği varmış oysa. Meğer kırtlama şekerleri çok sert olurmuş ve özel keskisi ile kesilirmiş. Erzurumlular kırtlama çay içmeye düşkünlükleri ile bilinirler. Ağızlarına aldıkları özel şeker ile çaylarını içmezlerse, çaydan haz almazlar.

Çay bardakları seslidir. Çayı karıştırırken çay kaşıklarının çıkardığı sesler birer mesajdır. Bir balkonun altından geçiyorsanız ve balkondan çay kaşığının o bilindik sesi de geliyorsa, oradan geçtiğiniz saate bağlı olarak kahvaltı, ikindi kahvaltısı, beş çayı ya da misafir ağırlaması sırasında çay içiliyor demektir.

İş yerinde bir arkadaşımızın yanına uğrasak ilk olarak çay içip içmeyeceğimizi sorar. Ya da koridorda karşılaşsak çaya beklediğimizi bildirir, çaya davet ederiz onu.Bir arkadaşımızı davet ederken “Gel de bir çayımı iç” deriz.

Çay bazen yardımcıdır. Çocuklar ya da yaşlılar bisküvi ya da peksimetlerini çaya sokarak yumuşatır ve onları ezerek çiğnemeye mecali olmayan dişlerine de böylece zahmet vermez.
Taksi duraklarının kulübelerinde, bakkalların bir köşesinde,bir inşaatın işçilerinin karton kutudan masa ile yaptıkları muvakkat mutfaklarının baş köşesinde ille de bir çaydanlık durur. Çay, kültürümüzün bir parçasıdır.

Bazen çaydanlıkların rengi de önem taşır. Mavi çaydanlık gözdedir. Filmler için güzel bir nesnedir. Mavi çaydanlıklar için şarkı bile yapılmıştır.

Sobalı evlerin sobalarının üstünün vazgeçilmezidir çaydanlıklar. Kışın her saat sobanın üzerinde durarak sıcak su kaynağı olurlar, eve üşüyerek girenler için tez elden çay içmelerini kolaylaştırırlar. Sobaların üzerinde duran çaydanlıkların kaynamaları sırasında çıkarttıkları cızırtı da bilenler için hoş bir müziktir, içindeki çay kadar sıcak bir şarkıdır. Bir kış şarkısı.
Çok bilindik bir fıkra vardır. Bir sabah iş yerine genel müdür gelmemiş kimse fark etmemiş. Genel müdür yardımcıları gelmeyince de kimse oralı olmamış. Müdürlerin gelmediğini fark etmemişler bile. Çaycı da gelmemişmiş meğerse. İşte o zaman herkes hep birlikte çaycının gelmediğini fark edip çaycıyı aramaya koyulmuş.

Çayın keyfi ile keyiflenmek ve sohbetler açmak ne keyiftir ne keyif. Kahvaltı sofrasında da olsa, dost masasında ya da iş yoğunluğu arasında çay keyfi bizdendir. Sıcak ve uyandırıcı kokusuyla bir buharın burnunuza kadar gelmesi, keyfin yakınlarda olduğunun habercisidir.
ACEMIDEMIRCI

19 Ekim 2009 Pazartesi

Asi Dizisi 3.Bölüm Ardından

Merhaba Asi Dostlar...

Asi dizisinin üçüncü bölüm görüntülerinden oluşan bir klip... Jenerik müziğimiz eşliğinde...
 
http://www.youtube.com/watch?v=63UySqNb_90
http://en.sevenload.com/videos/ExcXzZr-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-3
 
İyi seyirler...

15 Ekim 2009 Perşembe

Yulia'nın Türkiye Seyahati - 2



Sade insanlar arasinda;Sovet Ittifagi-SSSRi deyilen bir olke vardi yani Rusiyanin kecmis adi ;on bes milletin birliyi altinda hale1917ci ilde tarihi saksiyyat Lenin tarafinden kurulmus bir dovlet vardi,insanlar ayni yasiyor,kasib,varli deyilen bir sey yokdu,Boyuk Vatan savasi,2ci dunya savasi bu halklari bir-birine dahada sik baglamis;fabrik,zavod kurulur her kes calisiyordu,kadinlar erkeklerle ciyin-ciyine calisiyor,okullarda basgan,doktor,muhendis,oyretmen ,isci cocuklari bir yerde okuyurdu,seckilik,yokdu,nede indiki ozel okullar;her sey ayni,okul,saglamlik parasizdi.koylerde onungimi,her bir serait vardi,kollektif is birliyi vardi seherden cok koyde yasayan insanlara ustunluk veriliyordu, doktoru,oyretmeni okulu,hastahanesi birinci sartdi,evler ayni,sokaklar pilanla salinardi,yazda mahsul toplantisinda lnstitut,universte oyrencileri koyde yasayan insanlara yardima gederdi,,,yazmakda maksadim odurki benim cocuklugum,gencliyimin ilk caglari mehz bu devre dusub,malisef indi su dovlet ancak hayallarda,birde tarihin sahifalarinda kalib,ama boyle bir devrde yasama sansi oldugucun kendimi sansli biliyoram,simdi her sey tamam basga,benim gorduyum koyler yene ayni,bazilerini yikib,yerinde villa kaldiranda var,toplagini satib gidende,gencler boyuk seherlerde yasamaga ustunluk veriyor,yurtdasinda yasamak ister, kendi oglum on bes yasinda simdiden Londrada yasamagi pilanliyor; neise metlebden cok uzaklasdim,size ANTAKYA-Hataya giderken gorusduyum sade koy insanlarindan yazmak isterem;yolboyu her cur insanlarla unsiyyetde olur, lokantalarda dinleniyor,etrafi izler hec ne kacirmamaga can atardim,yerli ehali bizim beyaz derimize bakankimi yabanci oldugumuzu anlar;turk oldukumuza inanmiyor,merakla bakar ne aradigimizi sorardilar,bir olayi hec unutmam; arabani kucik bir koye surduk ,arabaya su tokmeli ,yagini deyisdirmek lazim ,ben bir yerde durmagi becermem,koy cok karibliyile dikkatimi cekdi ,evler kucuk-kucuk oyle bakceleride yok,, o kadar istiki dozmek olmuyor ,etrafima gunesden yanib karalmis cocuklar ,yasli insanlar toplandi,merakla ne aradikimi sordular,dinlenmek isediyimi soyledim,cok istikanli,gonakperverdiler,beni bir eve davet etdiler,odaya giren cimi dikkatimi ceken yere dosenmis hali oidu,cok beyendim gozumu nakislardan ayira bilmiyordum,yere yastik koydular,oturmakcin,ben yerde oturmagi onlar kimi becermedim,zor oldu,oda bos,bir gusede kamodkimi bir sey vardi,bir tarafdaise sandik ustunde yatak destleri,pencerede tul perde vardi,ama her yan tertemiz,karib bir hos etride vardi odanin,kadinlarin libasi daha cok dikkatimi cekdi baslari cicekli yazmaile sikica bagli,kollari uzun endise,hemde salvar dedikleri pantolon ama bu cok genis,erkeklerse komlek,pantolanlari cok genis,onlarinda basi cekili -dizilerde guzel mekanlar cekiliyor, insanlarin geyimleri farcli hatta yasadigi evlerde,her halinden duyulurdu sikintida yasadiklari,sade ama gururlu insanlardi,bana ,aileme sufra acdilar,malisef ancak buzgimi meyhos serbetlerini ice bildik,birde bu odada pencere karsisinda kucuk ama rengli bir televizion vardi,bence sahibinin en degerli esyasidi,sordugum sorulara hevesle cevab veriyordular,hizli konusduklarindan cok sey anlamizdim,ama derk etdimki ekinle dolanir,kisda istilik sorumlari oluyor, yasadigim seherde gaz,elektrik sorumu olmadigicun boyle zor yasayanlara acidim cok isterdim onlara yardimci olum ama nasil,yanimizda olan suvinerden payladik,hos sohbetlericun tesekkur etdik,sade insanlarin bu kadar isicakli olmagi beni kovreltdi,hale dizimin ustunde oturan kiz cocugunu hec unutmam o kadar seker ki malisef yola cikmaliydik,onlardan dost cimi ayrildik,koylere meragim oldugucun hey ugrayirdik,ama o cur sade insanlari bir daha gormedim,her kesin kendicin yasama devizini biliyoram,ama onlar tamam basgaidiler,simdi insanligin guzel ozelliyile karsilasmak cok az .bu guzellik onlarda vardi, bir yanlisim oldu koyun ismini unutduk,geri gayidarken arasakda olmadi,bunu kendime bagislamiyoram. Asemidemirci seninkimi yazmagi becere bilmediyimi yazmisdim,ama yene icimdeki hisslierden anlata bildim demi......


13 Ekim 2009 Salı

Benim seyahetim - Yulia'nın Türkiye Seyahati

Insan dogulub yasarken yasadigi gunlerin manali,onemli olmagicun cok calisiyor,cunki oten her bir gun omrumizden geden bir gun,o gunu geri kaytarmak mumkun deyil,bende oyle,yasadigim her bir anin manali,degerli olmagini cok isterem,en boyuk dileyim benim su. Esimle evlenende boyle karar verdik, yabanci olkeleri seyahet etmeli,guzel yasamali,kac yillardi,boyle.evvel yasadigimiz olkenin cografiyasini daha mukammel bilmekcin buradan basladik,en boyuk seherlerde olduk,Misir,Pribaltika Almaniya,Parij,ve s,listeni cokda uzatmak istemiyoram,esas bu safar Turkiyede Antakya-Hatay,Izmir,Ankarada olmaimiz. Biliyorsunuz ben Asi dizisinden o kadar.etkilendimki,mutlaka oyerleri karis-karis gezmek istedim,seherin butun gozelligini dizide gostere bilmeselerde guzel yerlerde cekilis cok kaliteli goruntuile verilmis,hale evden cikarken kalbimde karib duygular vardi,bir turkgimi ata-baba yurduna yabancicimi gelmek karib bir duygu demi,,,kalabaligi sevmadiyimizcin Antaliyada cok az kaldik,arabaile Antakyaya yollandik,yolculugumuz cok guzel kecdi,yolculuk zamani sade insanlarla unsiyyetde olur,koyde yasayan insanlarin hayati bizlere karib geliyordu,elbetki her sey televiziyonda oldugukimi deyil,libaslari farkli,,,Hatay beni cok sevindirdi,italyan memerligina benziyor sokaklar,Baku seherinin iceriseher deyilen gusesinede benziyor,bana oyle geldi dar sokaklardaki evlerde dizide gordugumuz,yasayan cok az elbetki insanlar daha rahat yasamak ister,sokaklarda tek basina gezmeyi cok sevdim,ozaman bir sakinlik,huzur hiss ediyorsan,Ag denizin sahili, temiz ,bembeyaz dalgalar insan omrunu uzatiyor,esimde,cocuklarimda orani daha cok sevdiler,ben dizi cekilen mekanlarda olmagi can atarken bizimkiler deniz keyfi cekirdiler,yakin koylerden dost bele tutdular onlarcin at getirirdiler.Asi nehrindede oldum ama cok isicak sineklerdeki imkan vermiyor ,alisgan olmadigimiz iglim,ozamam Asemidemircini hatirladim,heberdarlik etmisdi,6 gun olduk memnun oldum,sonra Izmir na kadar guzel bir yer deniz sahilinde bir apartamentde yasadik,pencereler denize acilir,dalgalarin sesiyle uykuya getmek na kadar hos,eyvana cikarken deniz sanki ayaklarinin altinda .Haftasonu seher kenarina cikar hec ne unutmamakcin hafizemize kayd ederdik dostlar sag olsunlar,manali,guzel gunler kecirmekcin bizimcun ellerinden geleni esirgemediler,bir daha onlara sizin blokdan tesekkur ediyoram,ailem adindan da,sirada Ankarada vardi,ama orada cok az kaldik,yeniden Izmira donduk,takmin etdiyimizdende fazla kaldik,guzel hayat dolu,seni uca tutan dostlardan ayrilmak zor olsada vatan bildiyimiz,dogub boyudugumuz sehere hos bir tessuratla kayitdik,Ben Asemidemircigimi hayatda yaza bilmem,amma inaniyoramki anlata bildim,azda olsa sizinle paylasmagi becerdim.
Yulia.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Asi Dizisi 2.Bölüm Ardından

Merhaba Asi Dostlar...

Asi dizisinin ikinci bölümün görüntülerinden oluşan özetin özeti bir klip getirdim size; bu sefer jenerik müziğimiz eşliğinde...

http://en.sevenload.com/videos/JJsRDYo-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-2

Sevgilerimle...

6 Ekim 2009 Salı

Asi Dizisi 1. Sezon Bölüm Ardından Yorumları

Hepinize Merhaba...

Bizi tutkuyla ekranlara bağlayan, yeni dostlar edinmemizi sağlayan Asi dizisinin 1. sezon bölümlerinin yeniden izlenmesi ve yorumlar yapılabilmesi amacıyla Asi dizisi resmi web sitesinde bir başlık açılmıştır. 2 Ekim 2009 tarihinden itibaren her Cuma günü yeni bir bölüm üzerinde paylaşımlar yapılacaktır.

İlk bölüm yorumları için resmi siteye misafir olarak giriş yapabilir ve 1. bölüm ardından başlığındaki yazıları takip edebilirsiniz...

Dizimizin bizde bıraktığı hatıraları yeniden canlandıracak, gönül gözleri açık çok değerli yorumcuların yazıları ve görselleriyle görünenin ardına yapılacak bu yolculuğa minik bir katkı da benden olsun istedim. Asi/1. Bölüm klibini beğeneceğinizi ümit ediyorum...

İyi seyirler...

http://www.youtube.com/watch?v=ucW1F9M5LnA

HALDEN ANLAMA, DUYGUSAL ZEKA ya da EMPATİ DEDİKLERİ ŞEY

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”, “Damarına göre şerbet ver”, Nasırına basma” gibi atasözü niteliği kazanmış öğütlerde bulunanlar bu gün yaşamış olsalar idi, duygusal zekaları gelişmiş insanlar olarak çoğumuzun taleplerinin gerisin geri döndüğü ortamlarda o talepleri kolayca elde eden, kotaran kişiler olarak kuşkusuz beğenilerimizi kazanacaklardı .

İletişimi en olması gereken haliyle, olduğu ortamın koşulları içinde biçimlendirerek sağladıkları için.

Yıpranmadan ve yıpratmadan, tereyağından kıl çekercesine zorlu sorunlara çözümler bulacaklar, çetin konulara bir yol bulacaklardı.

Bunu başaran insanlar her zaman vardı mutlaka aynen bugün olduğu gibi.

Bildiğimiz tanıdığımız kişiler vardır, dinlemeyi bilirler hatta az bile konuşanları vardır ama konuştuklarında o an söylenmesi gereken en uygun ve çözümleyici bir kaç sözcüğü ediverirler o ana dek dökülmüş ve kotarıcı olamamış sayfalar dolusu lafa karşın.

Bu nasıl yapılmaktadır, bunu yaptıran nedir?

Bu sorunun cevabı duygusal zekaymış.

Epeyce zeka çeşidi varmış. Matematik zekası, ruhsal zeka, duygusal zeka olarak sınıflandırmışlar zeka türleri.

Matematiksel zeka için IQ, Duygusal zeka için EQ, Ruhsal zeka için SQ kısaltmalarını kullanıyorlar.

Matematiksel zeka, okul ve iş hayatında kendini göstermekteymiş, öne çıkmaya etken bir zeka türü olarak. Sadece IQ , sınavlarda ne kadar başarılı kılsa da bir insanın hayatta başarılı olmasına yeterli olamamaktaymış. Hatta IQ’su yani matematik zekası yüksek olanlar diğerlerini böcek gibi görüyorlarmış. Bu görüşün getirisi de iletişim kuramamakmış. Yani başarısızlık. Okulda sınav sonuçlarındaki yüksek değerler ile başarı kapısını sonuna kadar açabilen bu zeka, mutluluk, aile huzuru gibi konularda başarı kapısını açamaya yeterli olamıyor, bunları tek başına sağlayamıyormuş. Bu tür konulardaki başarı IQ üzerine yani matematik zekanın üzerine EQ yani duygusal zeka konularak sağlanabilirmiş.

Duygusal zeka, bu çağın gözde zekası ve matematik zekasını tek başına yetersiz kılan, önemli başarıların sağlanması ve etkin iletişim kurulabilmesi için olmazsa olmaz zeka türü olarak, bugün yöneticilerin işe aldıkları kişilerde aradıkları önceliğe sahip zeka türü olmuş. Duygusal zeka, bireyin aklını duygularıyla ve IQ’su ile yani matematiksel zekası ile birleştirmesi olarak tanımlanıyor. Kısacası duygusal zeka, duyguların akıllıca kullanımı olarak kabul ediliyor.

İnsanı hayatta taşıyan zeka olarak da nitelenen EQ, hayatımızın yüzde seksenini belirlerken geri kalan yüzde yirmilik kısmı matematik zeka belirliyormuş. Ancak yüzde seksenlik kısmın tamamının duygusal zekadan oluşmadığı, şans etkenleri olan miras, torpil gibi etmenlerin de katkısı kabul edilmekteymiş.

Hayatımızda bu kadar önemli ve belirleyici olan duygusal zeka doğuştan gelmiyormuş, üstelik fizyolojik bir bozukluk yok ise geliştirilebilirmiş. Hepimiz aynı beyin yapısı ile doğmaktaymışız. Aynı oranda ve yapıda beyin ile doğuyormuşuz.

EQ sonradan nasıl geliştirilebiliyor, bu sorunun cevabını aramışlar. Benlik bilinci, empati ve insan ilişkilerine varmışlar EQ ‘yu geliştiren etkenler olarak.

Bireyin kendini tanıma yetisine benlik bilinci denilmekte. Önce kendimizi sonra karşımızdakini tanımalıymışız.

Empati, hepimizin bildiği tanımı ile bireyin kendisini başkasının yerine koyması yani halden anlama. Empatinin belirli oranları varmış. Süresi ve yoğunluğu çok önemliymiş.

Açık ve anlaşılabilir bir cümle ile konuşma insan ilişkileri ve iletişimin esası olarak görülüyor.

Kazanan, sözsüz ve yazısız kuralları yapabilen oluyormuş.

Süre ve yoğunluk, benlik bilinci, empati ile insan ilişkileri ve iletişim konularında temel oluşturuyormuş. Yaşanan her şeyin bir süresi ve yoğunluğu var. Uykunun, yemenin, gülmenin süresi var. Bu eylemlerden birini hiç durmaksızın yapmıyoruz. Mesela korkularda süre ve yoğunluk ayarlanamaz, süre ve yoğunluk artar ise fobi ve panikatağa sebep veriyormuş.

Duygusal zeka, şimdilerin kapıları açan zekası. Son derece zor matematik denklemlerini, fizik problemlerini çözebilen biri, iletişim kurmada ya da istediğini anlatmakta çok zorluk çekebiliyor, insan ilişkilerinde başarısız olabiliyor.

Ya da hep kendimizi anlatmaya çalışıyoruz, hep anlaşılmayı bekliyoruz. Duygusal zekamız gelişmiş ise karşıdakini anlamaya çalışıyoruz kendimizi onun yerine koyarak yani halden anlamayı deniyoruz diğer adıyla empati yapıyoruz.

Anlaşılmayı istemek mi anlamayı denemek mi zor.

Başarı aslında karşıdakini anlamayı en azından denemekte.

O zaman anlaşılabilecek, uzlaşılabilecek yolları kavramamız ya da bulmamız daha kolay oluyor, ne yapmamız gerektiğini bilebiliyoruz.

Bunları başarmak dinlemekten geçiyor. Sadece karşıdakini değil, kendimizi de dinleyeceğiz, kendimizi de bileceğiz, duygularımızı tanıyacağız diyorlar.

Duygusal zekanın mutluluk ile yakın ilişkisi var yani.

Mutlu olmak nedir o zaman diye sorabiliriz. İnsanların hayatı değer verdiği şeyler üzerine kurulu. Ailesi, inancı, işi, eşi, çocukları. Bunların her biri eğer bir kristal top ise, mutluluk bu kristal topları yere düşürmeden çevirmek yetisi imiş. Kristal toplar bir elde toplanırsa diğer elin çevirme yetisi yok olacağı için hiç bir şey teke indirgenmemeliymiş. Kristal topları düşürmeden çevirebildikçe mutluymuşuz.

Tüm bu bilimsellik doğrultusundaki açıklamalardan sonra geliştirilebilir duygusal zekamız için bir şeyler yapmak yerinde olmaz mı?

ACEMIDEMIRCI

20 Eylül 2009 Pazar

18 Eylül 2009 Cuma

Şekerlemeler, çikolatalar, yeni giysiler, el öpmeler, harçlıklar ve eskilerinin daha güzel olduğu söylenen anlar: Bayramlar

Eskiler bazen yenilerden daha yeğdir. Antikacılarda ya da eskicilerdeki eskilerin yanı sıra yaşanmışlıkların da bazen geride kalanları daha anlamlı olabiliyor.
Eskilerin kusursuz olarak , tam layıkıyla yerine getirdiği, anlamının hakkını verdiği ve yaşadığı günlerdendir bayramlar. Artık televizyonda şekerleme reklamlarında gördüğümüz eski bayramları andıran görüntüler ya da sık sık dinlediğimiz bizim çocukluğumuzdaki bayramların tadı bambaşkaydı ifadeleriyle başlayarak anlatılan eski bayram günlerini belki anımsayanlar da olacaktır.
Hatırlayabildiklerimiz ile hiç olmazsa ucundan kıyısından bizim de o günlerin kalıntılarını tatmış olduğumuzu anlamak, asla satın alınamayacak ve hiç bir bedelin onun değerini karşılayamayacağı güneşte kurutulmuş bir anı, tadı bizlerin de yaşadığını fark edebilmek bulunmaz bir ayrıcalık.
Bayramlar şehirlerde daha törensel, daha yerine getirilmesi gereken adımların gerçekleştirildiği bir havada geçerken küçük yerlerde çok candan, sıcacık, çocukların şekerlere ve harçlıklara boğularak, panayıra, lunaparka, oyun alanlarına götürülmeleriyle gerçekten bayram ettikleri günlerdir.
Bir Kapadokya şehri olan Aksaray bayramında güne nasıl başlanır? Eğer Kurban Bayramı ise ilk gün kurban günüdür, genellikle kurban etiyle kavurma yapılıp yenilerek güne başlanır, o ana kadar oruçlu gibisinizdir, ilk olarak kavurmadan tadılmalıdır. Bir tadımın ardından alışılmış kahvaltılar edilir. Sonra ziyaretler başlar. Ramazan Bayramı ise yani şeker bayramı, tüm ramazanın ardından ilk kez kahvaltı edilir ve büyükler evlerde aile küçüklerinin gelip ellerini öpmelerini beklerdi. El öpenlere, büyükleri onlar için hazırladıkları beyaz ya da kenarları renkli çizgili bez mendilleri, çorapları, ördükleri hırkaları, boyunbağlarını, kazakları hediye ederlerdi. O gün için geniş sofralar kurulur, bayram telaşının bir kaç gün öncesinden yaşandığı hazırlıkların vazgeçilmezleri olan peynirli, ıspanaklı börekler, tuzlu hamur işlerinin yanında mesela el açması, içi ceviz dolu ve daha ağzınıza götürürken dağılan ev baklavaları, üzerindeki benek benek pütürler eleğe ya da kalbura basılarak şekillendirildiği için kalbura bastı denilen tatlılar, ya da oklavaya sarılı yufkanın iki uçtan sıkıştırılarak büzülmesinin ardından oklavanın yufkanın içinden çekilmesiyle buruşuk görünümlü bir hal kazanan yufkaların sıra sıra ya da yuvarlaklaştırılarak tepsiye dizilip pişirilmesinin ardından üzerine kestirme yani şerbet dökülerek yapılan babaannenim tatlısı katmer, illa olması gereken yaprak sarmaları başta olmak üzere sunulan yemekler ikram edilirdi. Ev baklavalarının lezzeti asla unutulmayacak kıvamdadır. Usta ev hanımları incecik açılan yufkalardan yaptıkları baklavaların şerbetlerini de ustalıkla dökmelidir. Baklavanın soğumuşluğu da, şerbetin sıcaklığı da istenilen tavda olmalı, olmazsa baklavanın kıtır kıtır ağızda dağılışı istenilen gibi olamaz, hamur kıvamına dönüşü de engellenemez. Bir baklavanın yufkalarını açmak ne denli zahmetli ise ince ince, yırtmadan, piştikten sonra kesilişi de o kadar hüner ister. Eğer uzunlamasına ve boylamasına kesikler atarak kesmek isterseniz pişmiş baklavayı, bu da olabilir ama maharetli eski hanımlar bu kesimi küçümser ve ille de göbeği baklava dilimlerinden oluşmuş, halı göbekleri gibi bir merkezden giderek çoğalan, yan yana dizilerek sanki güneş ışınları gibi bir desen vererek resim gibi nakşedilmiş göbeğiyle baklava sinisinin tüm görselliğini de ihmal etmezler. Baklava ikramı, sininin kenarlarından alınan baklava dilimleri ile yapılarak, geometrik bir motif halinde çok güzel görünen göbek, olabildiğince korunur ve ne denli maharetle kesim yapıldığı alabildiğine gösterilmeye çalışılırdı. Eski hanımların ne kadar hamarat ne kadar mahir oldukları, pilavı tane tane yapabilmelerinin yanında baklava göbeğini desenli kesebilip kesemedikleri ile de ölçülürmüş o vakitler. Düğünlerde sırf bu göbek motifini oluşturması için baklava kesmeye çağrılan baş konuklar olurmuş mutlaka.
Çocuklar için bambaşka sabahlardı benim de okul öncesi tanık olduğum Aksaray’ daki bayram sabahları. Henüz apartmanların hiç olmadığı, çoğunlukla yeşile boyalı ve iki katlı, ön ve arka bahçelerinde kesinlikle hünnap, iğde, kadıngöbeği cinsi erik, zerdali kayısı, hem beyazıyla hem siyahıyla dut ağaçları , genellikle evin önünde ve balkona doğru tırmanan birkaç asma, kadife çiçekleri,horoz ibikleri mutlaka dikilmiş olan geniş evlerin dizili olduğu sakin sokaklar ve bu evlerden o sakaklara çıkanların birbirlerini mutlaka selamladıkları, birbirleri ile temel komşu oldukları, iyi, kötü, acı, mutlu her anlarını paylaştıkları, bazen dünür bile oldukları, sokak başındaki bakkal amcanın her gün sipariş üzerine çeyizlerini hazırlamakla meşgul etamin işeyen gençkızlara gülkurusu, fıstık yeşili işleme iplikleri getirdiği, samimiyetin, içtenliğin yitmediği , şehir hayatının kargaşasının asla uğramadığı bir yerdi. Oralar üzüm kültürünün en hasının yaşandığı yerlerdir. Aşeri üzümlerinin sapına şıra yürümeden toplanmazdı. Üzümler kurutulur ve iğde ile birlikte çerez edilirdi. Her evin bahçesi olur ve iğde ağaçsız bahçe olmazdı. İğde hem tüm kışın kuruyemişini sağlayacak çalı cinsi bir ağaç hem de nazara karşı koyacak en etkili savunmalardan biridir. Her evin bahçesinde olan iğde ağaçlarının bahçe duvarlarından dışarı sarkarak nazarı önlediği, hünnap ağaçlarının kızıl meyvelerinin küpe gibi sallandığı dallarındaki parlak yapraklarının güneş altında ışıl ışıl parladığı Aksaray’ın bu sokaklarında, bayram sabahları çocuklar toplanır, maniler okuyarak kalabalık öbeklere dönüşürler ve sokağa açılan ya da bahçe kapısından girildikten sonra ulaşılan ev kapılarını erkenden çalar, evin sahibi hanım kimlerin geldiğini çok iyi bildiği için kapıyı hazırlıklı açar, elindeki porselen ya da cam şeker kasesini uzatır, çocuklar bazen avuçlayarak bazen de eğer ilk bayramlaşma anlarıysa bu tarzda benim gibi, mahçup bir şekilde dümdüz mısır püskülü sarılığındaki kahküllü saçlarıyla başlarını öne eğer, bir tane şeker alır ve teşekkür ederdi. Bu arada beyaz saten üzerine ufak ufak çiçek desenli, bele kadar dar, belden itibaren ara ara plileri ile genişlik kazanan ve belinde aynı kumaştan dikilmiş, arkadan fiyonk yapılarak bağlanmış kuşağı olan annenizin bayram için diktiği ve diğer çocukların da özenerek baktığı giysinizi de itina ile sakınırdınız, tozdan, sıçrayacak her hangi bir lekeden. Şeker ikramından sonra içinde iğde, kurutulmuş siyah üzüm hatta bazen ceviz içi de olabilen çerez torbasından ya da kasesinden ceplere çerezler koyulur, cebi olmayanlar yanlarında getirdikleri ve muhtemelen annelerinin kışlık erzakları sakladığı Amerikan bezinden keselere, aldıkları şekerleri, yemişleri doldururlardı. Mahallede kapısı çalınacak evler gezilip, bayramlaşma tamamlandıktan sonra eve dönülür ve hayatlarının o ana kadar kazanç hanesine işlenmiş ilk getirileri olan topladıklarını öğünerek anne babalar ve anneanne-babaanne dedelere gösterirlerdi. Kendi anneleri ya da anneanneleri de kendi kapılarına gelen diğer çocuklara aynı ikramları yapmış bulunurlardı.
İlk bayram harçlıkları sabah evdeki bayramlaşmada alınır sonra da gidilen yerlerdeki büyükler, kağıt paralar olarak verdikleri harçlıklarla çocukları hayli zenginleştirirlerdi. Genellikle sofadan açılan odalardan en büyüğü olan misafir odasında sırtınızı halı yastıklara dayayarak sedirler üzerinde otururdunuz ve yerde de mutlaka kökboyanın en halisinin kullanıldığı ve makine halısının hiç bilinmediği hatta bilindiğinde de küçümsendiği, dünyanın en bildiği halılardan biri olan ve aynı adı taşıyan köyde dokunan bir Taşpınar halısı olurdu. Halı yastıkların üzerinde, ucunda yaygı denilen ve dilim dilim ucuyla hareketli bir görünüm kazanan, içinde çiçeklerden, kuşlardan, geometrik şekillere kadar her biri ayrı güzellikte desenler taşıyan dantellerin dikildiği beyaz patiskalar örtülü olurdu. Mangalda kahve pişirilir, yani cezveler mangala sürülürdü eğer kahve içmek isteyen olursa. Bir de Mehmet dedem bana büyük pirinç havanda, havan eli ile sarı leblebi döver ve sonra eklediği toz şeker ile leblebileri birlikte biraz daha döverek leblebi tozu yapardı. Bu tür bir bayram ve çocukluğun yaşanılmasının şimdi olası gözükmediği günlerdi.
Bayramlaşmaya memleketlere gidilir, memleket ve oradaki yakınlar ile bağ koparılmaz ne uzaklarda yalnız kalınır ne de memleketten uzak kalınırdı.
Şimdi bayramda eğer büyükşehirlerde iseniz, olağan günlerdeki kalabalığın, kargaşanın aksine tatil merkezilerini doldurmak üzere akın etmiş kent sakinlerinin yokluğuyla boşalmış ve bu sayede nefes alan yaşadığınız kentin nefes alabilmesi sayesinde de sizin de nefes aldığınız bir ortam görüyorsunuz. Sabah işe gitmek için çıktığınızda günün yoğun saatlerine nispeten daha tenha olmasına rağmen buram buram egzoz kokan sokakların hiç olmazsa bayramlarda araçların azalması ile ya daha az koktuğunu ya da daha normal bir hava teneffüs ettiğinizi hissediyorsunuz. Sokak sokak bayram gezmeleri çok azaldı, bayram ziyaretleri birkaç aile büyüğüne gitmek ile sınırlandı. İğde, kuru siyah üzüm, akide şekeri toplayan çocukların sesleri de artık tatil merkezlerinde su kaydıraklarından kayarak havuza inen çocukların seslerine bıraktı yerlerini.
Hepimizin bayramı kutlu olsun. Daha nicelerine sağlıkla ve mutlulukla..
ACEMIDEMIRCI

14 Eylül 2009 Pazartesi

Kül ve Ateş, yoksa Asi’nin külünden yeni bir ateş mi?

Sanırım bu akşam yeni bir dizi başlayacak Kanal D’de. Kül ve Ateş. Çoktandır bildiğimiz hatta uğruna Asi dizisinin apar topar bitirildiği dizi.
Henüz izlemediğimiz için kesin bir fikrimiz oluşmuş değil dizi hakkında ama edindiğimiz fikirler var elbette Kül ve Ateş üzerine. Benim ilk izlenimim, Asi dizisini apar topa bitiren yani 71. bölümden sonrasını yakan yapımcı bu küllerden yeni bir ateş yakmak için bir uğraşı içinde. Bu yeni ateş, yeni dizi Kül ve Ateş. Pazartesi günleri yayınlanacakmış.
Pazartesi akşamları izlemeye alıştığım ve kayınvalidemin tüm atalarının geçmişinin yaşandığı, babası dışındaki tüm büyüklerinin ora topraklarında yattığı Makedonya’da, Üsküp’te çekilen Elveda Rumeli dizisinden sırf bu dizi için vazgeçebilir miyim bilmiyorum. Bilmiyorum çünkü daha gazete sayfalarında diziden bahseden yazıları süsleyen resimler ve bir öntanıtım bana sanki bir tekrarı izliyorum hissini şiddetle duyumsattı. Neyin tekrarı mı? Bu dizi için bitirilen Asi’nin tekrarı. Tekrarların ya da kopyaların ne kadar tat vereceğini bana hep hatırlatan bir yaşanmış öykü vardır;
Benim mini mini çocukluğumun ve daha sonrasının bir şarkıcısı vardı. Efendi sanatçı diye bilinen bir sanatçı. Ömür Göksel. Onun bir Amerika macerası olmuş. Bunu televizyonda anlatmıştı. Çocuktum ama anlatılan anı, bir çocuğu bile etkileyecek kadar anlamlı olduğu için Ömür Göksel’in o anısını hiç unutmam. Ömür Göksel Amerika’da devam etmek istemiş sanat merdivenlerini tırmanmaya. Kendini tanıtacak, sesini ispatlayacak, dünya çapında bir yıldız olma ümidinin gerçekleştiğini görecek. Bunun için kapıları çalmış. Onlar da sahneye çıkarmışlar sanatını sergilemesi için, sesi ve performansı hakkında kanaat edinmek için, sınav mahiyetinde. Ömür Göksel yanılmıyorsam Tom Jones ya da Frank Sinatra’dan söyleyerek onları ne kadar iyi taklit edebilen bir yetenek olduğunu göstermeye çalışmış. Amerikalılar onu dinlemişler. Kendisine “Evet çok iyi söylüyorsun Tom Jones gibi, belki ondan da iyi Tom Jones’sun ama bizim elimizde zaten bir tane Tom Jones var, sen nasılsın, kendin gibi olduğun zaman tarzın ne, nasıl oluyorsun?” diye sorunca Ömür Göksel o sıralarda bizde modanın kendi gibi olmak değil de Tom Jones ya da Frank Sinatra izdüşümü olmak olduğu için bir şey diyememiş. Bana kalırsa teşekkür etmeliydi, böyle bir ders her zaman alınmaz. O çok önemli bir ders almış olmalı bu girişimi sonucu hayattan.
Gelelim ‘Asi’ ile ‘Kül ve Ateş’’e. Bazı sahneler var öntanıtımda ya da resimlerde. Mesela bir ağaç ev sahnesi var. O ağaç ev Asigiller’in son bölümde altında el salladığı ağaç ev değil mi? Eğer oysa bizim dizimiz ile bize bir başka dizinin reklamı seyrettirilmiş olmalı ki bizler Asi seyircisi olarak dizi uzasın taleplerindeyken bize hem uğruna Asi’nin çok acemice bitirilmesinin gerçekleştirildiği hem de Asi için televizyona kilitlenmiş seyirciye planlı olarak bir sonraki dizi için hazırlanmış ağaç ev altından Asigiller’e el sallatarak sonraki dizinin bir nevi reklamını yapmayı ben güzel bir tavır olarak göremem. Ayrıca iş yeri olarak kullanılan mekan, yine Demir’in şirketinin odası değil mi? İç döşemede ve mimaride bir takım değişiklikler, boyamalar, yapı malzemelerinden yararlanmalarda bulunulmuş ama aynı mekan. Aynı enlem boylam, frekans, metrekare, ışık, aynı köşede masa. Eeee, aynı mekanlara yine para ödenecek idiyse neden Asi sürmedi sorusu akla geliyor. Asi dizisinin bir takım sebepler nedeniyle ille de bitmesi gerektiyse de bize en azından iş yeri olarak başka bir mekan sunmaları çok hoş olurdu zira biz o mekanda Demir’i, Kerim’i, Asi’yi hatta Zafer’i görmeye alıştık ve yine onları arayacağız. Sanki sahnenin bir yerinde Demir çıkagelecek ve kendi koltuğunda oturan oyuncuya oradan kalkmasını ve buranın kendi işyeri olduğunu söyleyiverecekmiş gibi geliyor akıllara. Sanırım hikayenin yine bir hırsızlık ithamı ile iftiraya uğrayan kişinin kırıklıklar içinde, kalbi parçalanmış ve öfke dolmuş olarak memleketini ve sevdiğini terki sonra sevdiğinin artık farklı bir safta yer alan, düşman demeye dilim varmıyor, ailesinin de yaşadığı sılaya dönüşü üzerine kurulmasından, uzun saçların bukleler ile omuzlardan döküldüğü , benim de çok beğendiğim, saç modellerine kadar epeyce benzerlik ile karşılaşacağız. Giysiler ise yine çok şık ve özgün olacak gibi. Ayrıca Serhat Tutumluer de çok başarılı e değerli bir tiyatrocu. Ama Ömür Göksel’in anısını da hep hatırlayacağız. Elimizde zaten bir tane var bu konular ve nakışlar üzerinde yapılandırılmış özgün dizi, Asi. Daha güzeli olsa bile yeni dizi, taklit olarak kalacaksa yazık olur. Sanki öyle gibi de gözüküyor. Haftanın son günü yayınlanan Asi’nin tersine haftanın ilk günü yayınlanması, eğer varsa ki kuvvetle var gözüküyor bu tekrarları görmemizi engellemeyecek. Asi yine tersine akıyor.
ACEMIDEMIRCI

13 Eylül 2009 Pazar

İrlanda'dan...

Sevgili Ozii'nin kamerasından birkaç kare...
Teşekkürler bu güzel fotoğraflar için...

İrlanda-İngiltere sınırındaki bir köy... Küçük ama, dağın arasından çıkarak köye inen doğal şelalesi de dahil olmak üzere muhteşem manzaraları ile ziyaretçileri kendisine çeken bir tatil yöresiymiş...  
Bu da Büyük Okyanus'tan... Sabah saatlerinde suların yaklaşık 200 metre geri çekilmiş hali... Öğleden sonraları inanılmaz yükseliyor ve rengarenk bir hal alıyormuş...

1 Eylül 2009 Salı

Kitaplar hislidir, diziler görsel..

Bir gazetecimiz katıldığı televizyon programında “Yeni kuşak kitap okumuyor, dizi izliyor.” dedi. Bu cümle, bu kısa ve öz yani bir gerçeği özetleyen cümle benim için unutulacak cinsten değildi hatta yazı bile yazılacak türdendi. Dizi ya da filmler kitap okumanın verdiği tadı verebilir mi, yerini tutar mı?
Şimdilerde eski eserlerin dizi halinde çekimi ve bu sayede seyirciye sunularak kitap sayfalarından okunması değil de görsel okunumu yaygınlaştı . Okumak seyir ile yer değiştirdi. Televizyonlar sayesinde. En yakından bildiğimiz de Asi dizisi.. Ve Türk eserlerinden Yaprak Dökümü ile Aşk-ı Memnu. Her iki eser de dizilerin haftalara yayılabileceği uzunlukta ve kalınlıkta kitaplar değiller. Daha önce Aşk-ı Memnu dizi olarak çekilmişti. Aslına sadık kalınarak. Devrin giysileri ve dekoru içinde. Yeni uyarlamasında son model arabalardan, yeni kuşak cep telefonlarından, kitabın bahsettiği dönem ile alakası olmayan günümüz giysilerine kadar kitabın konu aldığı döneme çok yabancı unsurları da içererek eser, güncellenmiş ve katkılanmış halde yepyeni , tanıdık ama başkalaşmış kişiliğiyle dizi olarak çekiliyor. Evin mimarisinden, koltuk takımlarına, çay takımlarından yaşam biçimine kadar eskilere ait bir konuyu, sanki bugün yaşanmaktaymış gibi sunmak üzere gerekli işlemlerden geçirdikten, hazırlıklar yapıldıktan sonra, eski eserler dizi haline getirilince, güncellenerek ,özen içinde allanıp pullanarak, yaldızlarla sıvanarak sunulunca, tüm imkanlar ile çekilince, belirli bir izleyici kitlesi de çekiliyor besbelli.
Kitaplar ile filmler ya da diziler elbette içerikte, kahramanlarda, akışta birbirine benziyor ama asla aynı olamıyor. Kitabın tadı bazen filmde yavan olsa da bulunamıyor. Kitap ile yetinmek ve yavan lezzette bile olmayan filmi hiç görmemiş olmayı istemek bile düşünülebiliyor. Bunu çok bariz olarak ilk kez bir mahkumun hayatını anlattığı ve çok etkilendiğim ‘Kelebek’ kitabını okuduktan sonra filmini izlediğimde burkularak fark etmiştim. Filmden hiç etkilenmemiştim, kitaptaki çoşku, duygular, heyecan filmde bir tutam da olsa yoktu. Çevirisini yapan kişinin de başarısı göz ardı edilemeyeceği Kelebek romanı, çok akıcı, nefes nefese bırakan olayların birbiri ardınca aktığı, denizin, adanın, istiridyenin, incinin, kumun anlatılırken zihninizde canlanmakla kalmayıp, ayaklarınızın ılık deniz suyuna değdiğini sonra da palmiyelerin, hindistan cevizlerinin gölgesinin vurduğu kuma bastığınızı hissettiriyordu, alıp götürüyordu yerlilerin yaşadığı bir adaya sizi satırlar okurken, balıkların lezzetini damağınızda hissediveriyordunuz. Filmi , tüm bu duyumsamaları bir de yaşanılmış ortamları, o denizi, kumu, hindistancevizi ağaçlarını,istiridyeleri, incileri ve aşkı göstereceği için heyecanla beklemiştim ancak filme gittidip izledikten sonra salondan çıkarken bir film mi izledim bir belgesel mi izledim kararsız kalmıştım. Yine de bir mahkum üzerine işlenmiş bir belgesel seyrettiğim kanısı çok ağır basmıştı. Hiçbir duygu katılmamıştı filme. Tıpkı bir belgesel gibi sunulmuştu. Kitap ile film ya da dizi aynı etkileşimi veremeyebiliyor yani
Şu an eski yapıtların yeni dizileri, eserlerdeki kahramanları, olayın ana hatlarını içeriyor ama bir oyuncunun dediği gibi satır araları doldurularak konu genişletiliyor, uzatılıyor yani bir kahraman romanda ayrıldı ve gitti diye veriliyorsa o kahraman nereye gitti, ne yaptı, ne yedi, içti, kimlerle tanıştı gibi ek lenmiş satırlar da satır aralarının açılımı olarak dizide anlatılıyor ve o küçücük birkaç günde okunan kitaplar da birkaç senelik dizilere dönüşüveriyor..
Johann Wolfgang von Goethe’nin bir kitabı vardır, bu kitap ile bir kitap yazmış ve hayatı değişmiştir denilmektedir Gothe için ve okuyucuların pek çoğunun da bir kitap okuyup, hayatlarının değiştiği tanımlaması da yapılır bu kitap için. Pek çok okuyanın romandaki Lotte’nin sevgisiyle dolu genç aşık Werther ile kendilerini özdeşleştirerek mavi ceket sarı pantolon giymesine bile vesile olan bu kitap “Genç Werther'in Acıları”. Gothe Almanca’yı olağanüstü kullanan, anlatımıyla okuyanı esir eden, müptelaya döndüren bir yazar, kelimeleri kullanmakta bir dahi. Almanca’yı çok iyi kullanıyor, Almanca bir hamursa, Gothe o hamurdan her tür ekmeği, acı, tuzlu tatlı her tür lezzeti üretebiliyor. Almancayı çok ustaca kullandığı bu yapıtı yayınlanıyor ve okuyucu sayısının çokluğu bir anda dikkatleri çekiyor. Kitap o kadar etkileyici ki intihar edenler bile oluyor okuduktan sonra. Bunun üzerine başka dillere çevriliyor. Başka dillerde yayınlanıyor. Ancak şu görülüyor ki asla Almanya’daki etki diğer ülkelerde yaşanmıyor, çok şükür ki intihar eden olmuyor o ülkelerde okuyanlar içinde. Bu da aynı eserin farklı anlatımlarına bağlanıyor. Yani Almanca’da Gothe ne kadar başarılı anlattıysa çevirirken yapıtta o etkiler kısmen kaybolabiliyor. Anlatım, farklılıklar kazanabiliyor aynı eser de olsa kimin elinden çıktığına bağlı olarak.
İyi dizileri izlemek çok hoş , çok eğlenceli görsel yönden. Ancak bir kitabı, kağıdın kokusunu duyarak, görsellikte yani dizide kaçırdığınız belki hiç fark etmediğiniz ince ince ayrıntıların usta bir yazar tarafından kelimeler ile oya gibi işlenerek betimlenmesini okumak ve sadece zihninizin ürünü olan o anı, ortamı ,sunulacak görüntüden bağımsız, tamamen farklı olarak zihninizde canlandırmanın tadı bambaşkadır. Kitapta , mutlaka dizide/filmde olmayan, sözcüklerle anlatılabilen tadlar, incelikler, bakışlarla anlatılabilenin ötesinde hisler, gizlenen düşler vardır bizi o kitabın sayfalarına sıkı sıkı bağlayan.
ACEMIDEMIRCI

29 Ağustos 2009 Cumartesi

HARFLERDEN SÖZLERE, SÖZLERDEN İFADEYE GİDİŞ: ANLATMAK

Konuşuruz.

Anlatmak için.

Anlamak için.

Yani anlaşmak için.

Sözlerle.

Ya da gözlerle, dudak bükmeyle, burun kıvırmayla.

Bazen omuz silkerek, bazen başımızı sallayarak, kimileyin el pençe divan

durarak. Kimileyin kaş çatarak ya da sadece gülerek.

Susarak da konuşuruz hatta hiç kılımız kıpırdamadan da.

Biz de yazarak konuşuyoruz.

Usayken, tanık olduğu olağanüstü doğa olayını öyle anlatmış ki ben de görmek istedim hatta görür gibi oldum. Resimlere bakarak daha da perçinleşti tasavvur etmem iki ebemkuşaklı göğü.

Bursa’da hiç görmediğim bir anı izledim bir gün batımında.

Oturduğumuz yerden güneşin denizde batmasını izlemek, oradaki akşamların en keyifli anlarıdır.

Mavi deniz matlaşır, solar, grileşir, güneş yumurta sarısını andırarak usul usul denizin içine kayar, yavaşça kaybolur.

Ortalığı alın her rengine, kızılın koyusuna nar çiçeği açtırarak boyar, turuncunun en hası orada ufuk çizgisini keskin bir hatla belirler.

Solgun ve yorgun denizin üstünde olanca dinamikliği, hareketliliği, kamaştırıcılığı ve arsızlığın en güzeliyle denizin mavisini göğün mavisinden ayırır batmış güneşin renkli saçakları..

Böyle bir manzarayı yine ilk kez izlermişçesine izlediğim akşam, başımı biraz yana çevirince batan güneşin ardından tam hilal halinde yeni çıkmış ayı gördüm.

Çok zarif ve naif bir çizimmişçesine sanki bir pencereye asılmış camdan bir süs gibi alçak tepelerin hemen üzerinde gözüküyordu.

Günbatımı çoskusunu yaşayan ufka, ay, gecenin ilk habercisi olarak yerleşirken daha yukarılara çıkmasını bekledim.

Hilal şeklindeki ay, yukarılara tırmanmadı, dağın en alçak tepesinin üzerinden daha yüksek tepelere doğru farkedilmeksizin aktı, giderek yükselen birbiri ardınca dizilmiş tepe silsilelerine doğru. Bir kaç alçak tepeden sonra hepsinden daha yüksek olan tepeye doğru süzülüşünü kaçırmamak için ara sıra kızıllığın koyusuna bürünmüş gün batımından gözlerimi tepelere doğru çeviriyordum. Bir ara daha alçak tepelerin birinin üzerine ayın ucu değdi, çok değişik, az rastlanır, alışılmadık bir görüntüydü.Tepenin üzerine yerleştirilmiş hilal biçimli bir süs gibi.

Biraz sonra ayın akarak alt ucunun tepenin uç noktasına değmeklikten çıkacağını ve tepeler arasında kalan üçgen gökyüzü kesitinde olabildiğince görüneceğini düşündüm. Gözümü alamıyordum ayın akışından. Gün batımı ve ayın doğuşunu birarada izlemek senede kaç kez bulunan bir olay benim gibi apartmanlar arasındaki birkaç kulaçlık gökyüzü ile yetinenler için..Gözüm tekrar aya kaydığında ayın hala tepenin üzerinde olduğunu ve alt kısmının biraz daha kaybolduğunu farkettim.

Gözlerimi ayırmadan takip ettim.

Ay da sanki batıyordu.

Az önce deniz üzerinde batan güneşin ardından tepenin üzerinden de ay kayboluyordu.

Ay giderek tepeden aşağıya aktı, büsbütün kayboldu.

Aynı akşam güneş, sarının, turuncunun, kızılın, alın, nar çiçeğinin bin bir tonunu sunarak batmıştı az önce. Ay da onun batımın ardından kısa bir süre zarif bir hilal olarak gözükmüş, çok geçmeden de alçak bir tepenin üzerinde sessiz sedasız kaybolmuştu. Başka yerlerde gözükmekte olduğunu bildiğim için ay batmıştı diyemesem de seyrettiğim yerde o an için batmıştı.

Bir akşam üzeri güneşin de ayın da batışını izlemek ilk kez seyrinde bulunduğum bir gösteri olarak dağ ve göğün birbirine nispeti hatta şakalaşmaları gibiydi. Bir yerlede buluştular mı bilmiyorum. Karayla denizin bitiştiği yerlerde mesela.

ACEMIDEMIRCI

28 Ağustos 2009 Cuma

Gökyüzündeki Çifte Köprü


Virginia'dan Maryland'a dönüyoruz geçen hafta...
Yine okyanuslar yağıyor ara ara. Bu ara hep okyanuslar üstümüzde zaten. 'Bardaktan boşanırcasına' diye tarif edilecek gibi değil çünkü. Olsa olsa okyanus dolusu suyu üstümüze boşaltıyorlardır...
Akşam üstü saat altı civarı...  Ben yola konsantre olmuş bakarken eşim dikkatimi çekiyor gökyüzüne. Önümüz ve üstümüz yağmur. Arkamızda güneş açmış. Gökyüzünde iki gökkuşağı birden. İlk defa görüyorum ikisini bir arada. Üstelik bir tanesi o kadar net ki, bütün renkleri açık seçik belli oluyor. Onun hemen üstündeki gökkuşağının renkleri daha soluk ve renk dizilişi tam ters diğerine göre... Birincil gökkuşağının bir ucu asfalta denk geliyor. Adeta asfalttan fışkırıyor gökyüzüne doğru... Fışkırırken, önümüzden giden arabaların tekerleklerinden de yansıma yapıyor. Orada başka kırılmalar daha oluyor. Tekerlekler minik gökkuşakları saçıyor gibi... İnanılmaz bir manzara... Gökde iki muhteşem ark, önümüzde etrafa saçılan mini mini arklar... Makineye sarılıyorum hemen. Tabii arabanın hareket hızı, bir de camın yansıması... Ne kadar net çıkabildiyse...
Hani derler ya, "gökkuşağının altından geçersen altın bulursun" diye... Biz denedik, bulamadık... Varsın öyle olsun... Altın kadar değerli dostlarımız yeter bize...
Sevgiyle kalın...

Bir Ağacın Değeri!

Merhabalar,

Dallı budaklı ağacımızın gölgesinden.
Dikili bir ağacımız varmış gibi duyumsattığı için usayken'e çok teşekkürler, yemyeşil çimenlerin üzerindeki öbek öbek yeşil yaprakların koyu ferahlığını.

Aşağıdaki araştırma alıntıdır.

BİR AĞACIN DEĞERİ
Amerika’da yapılan bilimsel araştırmaların sonucuna göre :
Hava kirliliğini önleme:…………………..64.750 dolar.
Nemi dengeleme: ………………………….32.530 dolar.
Oksijen üretimi: ……………………………32.240 dolar.
Toprağı geliştirme: ………………………..32.240 dolar.
Doğayı koruma erozyonu önleme: ……32.240 dolar.
Protein üretimi: ……………………………..2.250 dolar.

Yani bir ağacın değeri yaklaşık 200 bin dolar.
ACEMIDEMIRCI


27 Ağustos 2009 Perşembe

DALLARINDAN MÜZİK, YAPRAĞINDAN SERİNLİK SAÇAN YEŞİLLİK: AĞAÇLAR

Yüksek gövdelerinin heybetiyle yukarılara doğru kol atmış, yaprakları rüzgarda kıpır kıpır oynaşırken sıcak yaz günlerinde gönüllü olarak serinlik saçan hatta Uludağ’dan inerken rastlayacağımız gibi kaç asırlık olduğunu kendisinin de unuttuğu, her bir dalı bir ağaç gövdesi kalınlığında , bir dönüm alanı kaplayan dalları ve yaprakları altında huzurlu ve serin serin çay içenlere keyif sunan kır kahvesinin çatısı görevini yapan o ulu çınar gibi, kayısı, zerdali, elma, nar, şeftali, armut ve pek çok diğer çeşit meyveler veren, çocukken tırmanıp bir tane koparabilmek uğruna belki de düştüğümüz, dizlerimizi, dirseklerimizi parçaladığımız alıç, ahlat ağaçları, ya da hatmi gibi, mürver gibi, manolya gibi çiçek açan, renkler sunan, bürümcük bürümcük nakışlı çiçeklerinin kokusunu tüm mahallenin ferahlaması için buram buram salan veya araba kullanırken , patikadan yürürken asla az ötedeki koyu yeşilliğe girmenizi aklınıza getirmemek üzere içerideki ormana bekçilik ederek, kimseleri oraya sokmamak için dikenli dallarıyla en ufak bir teşebbüste kolunuzu, bacağınızı, elinizi, yüzünüzü çizmeye hazır halde beklerken bir yandan da doğanın orman kenarına ördüğü çitler iğde, böğürtlen gibi kırmızı kırmızı ya da mor mor meyvelerini de cömertlikle sunan onca ağacın sevilmeyi ne kadar beklediğini hep düşünürüm.
Ağaç sevmek başka bir şeydir. Çocuk sevmek gibidir. Ancak bu ifadeyi herhangi bir ortamda kullanırsanız biri “Onlara ad da veriyor musun?” diye sorabilir. Gerek yok onların zaten adı var. Ağaçlara uzak ve betonlar içindeki insanlar için ağaç sevmek bazen beraberinde bu tür yadsınacak sorular sordurtabilir öte yandan bir ad, ille de bir ad taktıkları evcil hayvanları mesela köpekleri olabilir bu soruyu soranların. Doğayı sevmek, bloklar içinde bir köpek beslemekle kanıtlanmış olunuyor sanılabilir.
Ağaç sevmek apayrıdır. O sizin evdeki evcil hayvanınız değildir. Her yerdeki ağacı sevmektir ağaç sevmek. Her ağacı sevmek yani. Toroslar’daki bir servi de olabilir, Alp Dağları’ndaki bir ladin de. Her yerdedirler ve hepsini seversiniz. Yapraklarının matlığından ne kadar tozlandığını, yağış alıp almadığını, hangi dalında bir kuş yuvası olduğunu, yuvanın görüntüsünden bir kırlangıcın mı, ağaçkakanların mı, örücü kuşların yuvası mı olduğunu hemen anlamakla başlar ağaçlara sevgi yani doğa sevgisi. Bahçeniz varsa her sabah ilk iş, henüz hiç yorulmamış, ise, kire bulanmamış taze havayı soluyarak yeni yapraklara bakmak, kuruyanları, sararanları temizlemek, suyunu vermek, çiçeği var mı, tomurcuğa durmuş mu pür dikkatle dallarını, kabuklarını taramaktır. Baharda su tutması için gövde kenarlarına derinlik kazandırmak, çiçeklerinin açmasını gözlemek, son baharda gövde kenarlarını kapamaktır. Gübre kokusunu bile hayat veren bir unsur olarak giderek yadsınmayan hatta kanıksanmasa bile kanıksanılmaya çalışılan bir doğal aroma kabul etmektir. Ceviz yaprağının tetiriyle elimizin kararmasını, o yaprağın olağanüstü ıtırı sayesinde gülerek görmek ve kına muamelesi yapmaktır. Bir meşenin kenarı su taşı işlemesini andıran dalgalı kıvrımlarıyla ince ve uzun yapraklarını yerde görünce biraz burkulmaktır, düşen pelitleri yani palamutları almak, ya tohum olarak bir kenarda muhafaza etmek veya bir kül ateşinde közleyip yemektir.
Ağaç sevmek, her ağacın yaprağının biçimini, rengini bilmek, dilinden anlamaktır. Sahil çamlarının rüzgarda sanki ıslık çalar gibi söylediği şarkısını, bir konçerto dinler gibi dinlemektir. Eğer bir kuş ona konarsa, ağacın yalnız kalmaması için sessizliğe gömülmeyi bilip, kuşları kaçırtmamaktır. Fıstık çamının kozalarından fıstıkları çıkarıp, kabuklarını kırıp dolmalara koymak ama birkaç kozalağı da ille tohum olarak saklamaktır.
Ağaç sevmek, anıt ağaçlara hürmet göstermektir. Aynen bir büyüğe gösterilen hürmet gibi. Kimlerin gölgesinde konakladığı, hangi aşıkların altında buluştuğu, kimlerin ne muratlar için dalına çaputlar bağlayıp dilekler dilediği ağaçlardır onlar. Kimileri mahkeme ağacıdır, idamlar bile yapılmıştır dallarında, kimileri dilek ağacıdır, kimileri çiftçilerin Temmuz sıcağında harmanın ortasında, çörekotlu çömlek peynirini yufka ekmeğinin içine koyarak yaptığı dürümünü, testisinden ayran içerek gölgesinde afiyetle yediği sarı başakların arasındaki yalnız ağaçlardır, bazıları da efsanelerle anılırlar, dalları kesilirse altlarında akan ırmağa kan akıttığı söylenir Aksaray’daki Kanlı Pelit gibi, bazen de iki bin yaşına gelmiş zeytinler vardır kaç devri görmüş geçirmiş, kutsi ve bereketli..
Ağaçlar hep verir. Oksijen verir, meyve verir, gölge verir hatta gövdelerini bile verirler gün gelir.
Ağaçsız bir manzara olmaz. Manzaramız hep yeşil olsun..
ACEMIDEMIRCI

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Taşınıyorum.

Merhabalar,
Taşınıyorum.
Yeni evime.
Bahçesinde daha düne kadar sarı bir gül vardı.
Bu gün taç yapraklarında en arsız pembenin beyaza eşlik ettiği ebrulimsi renkleriyle bir klematis.
Doğadan bir kare!
Taşınıyorum.
Yeni mahalleme.
Adı asiesintiler.com.

Bazen ses, boy, huy, görüntü olmaksızın ortaya çıkan tanışıklıklar, görüntülü ve sesli olanlar kadar belki daha ileri dostluklara, arkadaşlıklara fırsat sağlıyor. Bu fırsatı yakaladığım eski mahallemden,fulldiziden, o fırsatın açtığı yeni fırsatı, asiesintileri, değerlendirme safhasındayım. Hatta safhasındayız. Süzülerek, damıtılarak, arınarak, ağararak belirginleşmiş, benimsenmiş, haberdar olmadığımız hayatların günlük akışlarına kök atmış paylaşımlarımızın getirisi, artık o haberdar olmadığımız hayatlardan haberdar olmak, herhangi bir saatte, herhangi bir coğrafyadan selam almak ya da selamlamak , görmediğimiz dostlarımızı esenlemek, gününe 'Aydın olsun' demek, bir sıkıntısında 'geçmiş olsun' demenin olağanlığını sindirmemiz oldu.

Mahalle sakinlerimizin arasında çok güzel, içten yazılarıyla Elif'in ve Elif'in pisipisisinin, nefis yorumlarıyla melis'in , bir çırpıda anlatma özelliğiyle Cevriye'nin, her zaman gözükmeseler de bizim onları görmekten memnun olacağımız sam ve hermes'in, sakin suları tercih ettiğini sandığım okyanus'un, artık buralarda görmeye alıştığımız ve hep görmeyi istediğimiz ozii'nin, melis küpeli'nin, zümrüd'ün, kardelenhh'nin, uzunca bir zamandır haber alamadığımız Yulia'nın, Fatih'in, nurdan'ın ve şu an yazamadıysam lütfen bağışlasınlar diğer arkadaşlarımızın yazılarını, yorumlarını okumanın keyfi bir başkadır.

Eski mahalledeki tanıdıklarıma da 'Hoşçakalın' demek istedim. Yazılarım hakkındaki düşüncelerine teşekkür etmek ve kendilerini tanıdığıma memnun olduğumu bildirmek isterdim ancak o sayfalarda yeni düzenlemeler yapmışlar ve bunları ifade edeceğim bir yazı göndermem mümkün olmadı, uzun boylu uğraşmaya da zamanım elvermedi. Buradan söylemiş olayım.

Asi dizisinin, yağmur damlalarının suya , Asi Nehri'nin ters akan sularına usulca ve çırpınarak düşüşlerini anlatır gibi başlayarak ters akan ama her şeye rağmen akan erdemli sevgilerin çalkantılarını notalarla yazan müziğini, bir dizinin sularına dalmış ve karaya burada çıkmış Asicanlar olarak çalmaya devam ediyoruz.

Müzik demişken;
Bir Karadeniz türküsünden:
"Taşın kalbi yok ama,
Oni da yosun sarar."

Çok selamlar.
ACEMIDEMIRCI

25 Ağustos 2009 Salı

Sorunsuz olduğumuzda habersiz olduğumuz büyük hazine: Sağlık

Sorunsuz olduğumuzda habersiz olduğumuz büyük hazine: Sağlık

Unutulmaz ve hep söylenir sözler pek çok konuda edilmiştir ama en çok da sağlık üzerine. Sağlık ile ilgili söylenen ve benim en sevdiğim laflardan biri de “Sağlıklı olmak hiçbir organınızın farkında olmamaktır” diye kısaca sağlığın da sağlıksızlığın da ne olduğunu bir çırpıda anlatıveren bu söylem. Sağlıkla ilgili bir sorun sızılar, ağrılar, acılarla gelir. Ateş ter de olabilir kimileyin. Habercileri bunlardır çoğunlukla. Kırılmalar, başını taşıyamamalar. Ben nasıl da koştururdum diye bütün gün ayakta kaldığımız anlara şaşmalar.
Belki parasının, servetinin kıymetini bilmeyen vardır ama genellikle para konusunda birikim yapılır, harcamalar inceden inceye hesaplanır, bunlar bir banka hesabı ile somutlaşır. Çünkü paranız varsa en son model arabadan, asfaltlara siyah işlemeli çizgiler bırakan lastikleriyle çılgın düşlerimizin vazgeçilmezi olan, püsküllerle süslü, deri kaplamalı motorsikletlere hatta kıyıyı denizden seyretme keyfinin köşkleri teknelere, istediğiniz manzaraya hakim evden belki bir yalı dairesi, belki bir kır evi ya da çiftliğe kadar yüklü ödeme isteyen bir çok şeyi alabilirsiniz. Ama her şeyi değil. Bazı şeyleri almaya paramızın da gücü yetemiyor. Kaybedilmiş sağlık, geri dönüşüm işlemine tabii tutulamıyor ve hiçbir bedel onu geri getiremiyor. O halde sağlığı kaybetmemeye gayret edilmeli. Yaş ve hayatın yıpratısı içinde bazı kayıplar olacak sağlıktan elbet ancak bunları misliyle arttırmamak da gösterilecek bazı özenlere bağlı olabilir. Bu özenleri hepimiz biliyoruz hepimiz uygulamasak da. Ya da bazılarını uygulayabiliyor bazılarında da uygulamamayı seçerek bile bile kendi yıpranmamıza kendimiz göz yumuyoruz.
Bir servet sağlık. Ödemesi baştan ve peşin yapılmış.
Harcama normal şartlarda bizim tasarrufumuzda. Olağan olmayan durumlar da var onlardan bahsetmiyoruz. Harcamayı ölçülü ve hesaplı yapmazsak bu hazine geri gelmemek üzere yitiyor ya da tekrar kazanılmak için yapılan maddi harcamaların haddi hesabı tutulamıyor.
En iyisi sağlığın kaybedilebilir bir şey olduğunu unutmadan yaşamak sanırım. Sağlık hesabından yeterli ve yerinde çekişler yapıp bu hesabı tasarruflu kullanmak.
Sağlıklı ve esenlikli günler dilerim..
ACEMIDEMIRCI

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Deniz Yıldızı

Bir gün yaşlı bir adam kumsalda yürüyormuş. Dalgaların çekildiği saatlermiş ve kumsal, dalgaların kıyıya sürüklediği binlerce deniz yıldızı ile doluymuş. Bu güzel yaratıkların üzerine basmamak için çok dikkat ediyormuş adam.

Hala canlı göründükleri ve denize bırakılmaları halinde hayatlarına devam edebilecekleri için, bazılarını tekrar denize atmayı bile düşünmüş.

Kumların üstünde kalırlarsa yaşayamayacaklarını biliyormuş. Ancak hepsine yardım edemeyeceğini anlayınca hiçbir şey yapmamaya karar vererek yürümeye devam etmiş.

Bir süre sonra kıyıda, deniz yıldızlarını birbiri ardına suya atan bir çocukla karşılaşmış.

Durup sormuş çocuğa, “Ne yapıyorsun?”

“Deniz yıldızlarını kurtarıyorum” demiş çocuk.

“Niye zamanını harcıyorsun? O kadar çok var ki, hepsini kurtaramazsın. Ne fark edecek?” diye sormuş yaşlı adam.

Hiç tereddüt etmeden bir deniz yıldızı daha alıp eline, denize fırlatmış çocuk ve eklemiş “Bu deniz yıldızı için fark etti işte!”

Hayatı boyunca 'fark' yaratmaya çalışan tüm dostlara sevgilerle...

Not: Amerika’lı antropolog, eğitimci ve doğa bilim yazarı Loren Eiseley’in bir denemesinden uyarlanmış olan 'Deniz Yıldızı' hikayesi...