25 Mart 2010 Perşembe

İnsani bir sarılış: Dostluk

Kimse kimsenin yerine ölmez.

Her acının gözyaşı, acı çekenin göz pınarlarından iner.

Her keder, keder sahibinin yüreğini közler.

İnsan, bir harman yeridir. Sapıyla, samanıyla, çöpüyle, olgun başakları, dolu taneleriyle. Taneler alınınca geriye sap, saman, çöp kalır.

İnsan iyinin kötünün, güzelin çirkinin, sevginin nefretin, şefkatin acımasızlığın, bağışlayıcılığın kinin harmanıdır. Bu harçta çok olan ne ise insan da odur. İyidir, güzeldir, bağışlayıcıdır ya da diğerleridir.

Farkındalık önemlidir. İnsan eksiklerinin, fazlalıklarının farkındaysa, bu büyük nimettir. Noksanlar giderilebilir, kısmen, bütünüyle ya da bir nebze ama yapılabilecek şeyler mutlaka vardır.

Bazı inanlar daha şanslı doğar. Doğduğu ortamın ve fiziksel özelliklerinin yerinde olması, o insan için hayatı kolaylaştırıcı unsurlardır, biliriz.

İnsan, insandır sonuçta. Fazlalığı da olsa, noksanı da. Ağlayan, şikayetleri olan, acıtan, acıyan.

İnsan olur da yalnız olur mu hiç. Yalnızlığı tercih etse bile okulda, işte, apartmanda birileriyledir hep.

Onca insanın içinde sadece iki, üç ya da birkaç kişiden oluşan bir paylaşım çemberi oluşturulmasına hep rastlamışızdır. Hep böyle çemberlerin içinde olmuşuzdur. Bazı çemberlerin dışında tutmuşuzdur kendimizi bazılarına da ısrarla katılmamışızdır.

Benim de biri oldukça geniş birkaç çemberim oldu. İlk çocukluğun yakantop, dalya, istop gibi oyunlarıyla ve mandolin kursuyla biçimlenen naif çemberleri, lisenin büyüme telaşındaki yeniyetmelik çemberi, üniversitenin kantin ve Ankara’da ilk açılan pizzacı olan Kambur’un yerindeki sohbetlerle daireselleşmiş çember, iş hayatındaki en unutulmaz dostlukların her harfini sindire sindire öğreten çember.

Geriye bakınca eminim siz de çemberlerinizi gülerek, iyi ki varmış diyerek anımsayıp, iç geçireceksiniz. Benim çemberlerim iç içe girmiş kanaviçe kasnakları gibi durur yüreğimin bir köşesinde. Ne artık olmadıkları için üzülürüm onlara ne de artık olabileceklerini umarım.
Üzülmem çünkü o bir süreçti ve herkes kendi hayatını kurarak yaşanmış bir dostluk bıraktı şimdilerde hala hatırlanan. Bir kez daha bir araya gelinmesi artık zor bile değil imkansız olsa da güzel duygular, yardımlar, iyi niyet, insan olduğumuzu yansıtan tavırlarla gösterilmiş dostane yaklaşımlarımdan dolayı ben kendimden her zaman memnun kaldım. Dostluklar kadar bu memnuniyeti hissetmek de o denli derin bir haz ki. İnsan olmak için kat edilen adımlardan biri olan bu adım eğer atılmamış olsaydı ,harçtaki bir unsur tamam olmayacaktı.

Zaman aynı kalmaz. Akar. Akıntı kimilerini götürür kimilerini getirir. En sevdiğimiz, sırdaşımız, başımızı yasladığımız omuz olan arkadaşlarımızı belki de elimizle evlendirerek can dostsuz kalıveririz biranda. Ama yaptığımız eylemi de kazanmış oluruz, kazancımız davranışımızdır.

Kız kardeşim evlenip başka şehre gittiği zaman uzunca bir zaman onun artık aynı evde olmadığı fikrine alışamamıştım. Her akşam onun işten dönüş saatinde, biraz sonra kapının zilini çalacak ve gelecek hissine kapılırdım. Zaman kardeşimin uzakta olduğunu öğretti.Onun uzakta olmasına yerinmektense iyi olduğunu duymaya sevinmeyi öğretti.

En sıkı arkadaşlıkların arasına uzaklar girmeye görsün. Arkadaşlık bitmez elbet uzaklar var arada diye, sadece sessizliğe bürünür. Sessizce seyreder farklı iklimlerde. Uzaktaki arkadaşınızın yeri hep kalbinizdedir ama sesi kulağınıza yakından gelmez, belki bir telefon ahizesinden, şimdilerde bilgisayar kameralarından.

Uzaklaşmak, arkadaşlıktan uzaklaşmak demek değildir. Uzaklarda ama sessiz ve derinden bir arkadaşlık demektir. Belki birkaç senede bir belki on senede bir görürsünüz onu. Ama görünce ilk başladığınız psikoloji ile şakalaşır, aynı üsluba aniden bürünüverir, on yıllar öncesinin, lise döneminin, üniversite döneminin insanı oluverirsiniz. Çemberden çoktan çıkmışlar olarak, dar da olsa çemberinizi yeniden kuruverirsiniz.

Arkadaşlık mayadır. Ne zaman kendi çemberlerinizden bir arkadaşınızı görseniz, o çemberin döneminin mayası ile mayalanıp, o zamanki gülüşünüz oturuverir yüzünüze, o zamanki gibi şen, konuşkan kesiliverirsiniz. Bu denli konuşkan, esprili, neşeli olduğunuza rastlamamış insanlar, çift kişilikli olduğunuzu bile düşünüverirler. Olsun düşünsünler..

Hafta sonu kuaför, yeni bir çift ayakkabı, keten etek almayı düşünen can dostunuz artık anne olmuştur ve hafta sonları ya çocukların tiyatro gösterisi vardır ya da kursları. Ama sizinle karşılaşınca sanki o konular hiç yokmuş gibi bugünkü telaşlara kısa bir mola verilip, kaldığınız yerden aynı neşe içinde sohbete dalarsınız. Konu çocuklara, eşlere, yaşlanan anne babalara gelince yeniden büyür ve bugünün insanları olursunuz. Bu kaçınılmazdır ama bir soluk da olsa eski duraklara uğramak kaçamağı da kaçırılmaz bir fırsattır.

Dostlarımızı biz mi seçeriz yoksa seçilir miyiz? Seçilmek de çok güzel. Ben ikisini de tercih ederim yeter ki bana, ben onu aramakta ihmalci olduğum zamanlarda bir telefon açıp, bir ileti atarak hal hatır sorsun. Bu aranışın ne paraca ne kelimece ne emsalce bir bedeli yoktur. Benim en mutlu olduğum anlardır aranıldığım anlar. Arkadaşımı daha bir bağrıma basmama vesiledir aranmam. Kıymetini daha bir anlamaktır dostunuzun.

Naif ve sınırsız çocukluk arkadaşlıklarının ardından sosyal statülerin daha etkin olduğu arkadaşlıklar gelir. Bu tür arkadaşlıklar, yalnızca arkadaşlıktır, aynı sinemanın koltuklarını paylaşmak, aynı arkadaş kümesi ile aynı tiyatro oyununu izlemek ya da klasik batı müziği konserlerini dinlemektir. Arkadaşsınızdır ama bir şeyler noksan kalabilir aynı zevkleri paylaşmanın dışında. Can suyu, besin kaynağı pek olmaz bu arkadaşlıkların, çoğunlukla dostluğa da dönüşmez. Bir paylaşımdır o kadar. O da bir açıdan gereklidir, aynı zevki can dostunuz ile paylaşamayabilirsiniz.

Ne kadar dostsunuz ya da ne kadar dostturlar size. Bunun cevabı ha deyince bulunmaz. Ola ki bir şey gelsin başınıza, teselliye, sıcaklığa, ilgiye ihtiyaç duyun ya da duyulsun o zaman gösterebildiğiniz kadar dostsunuz, gösterebildikleri kadar da size dostturlar, anlarsınız , bellersiniz. Bunu anlamak yaşanmışlık ister, ille de tavırları ortaya çıkaracak bir etken ister.

Her zaman beklediğiniz ilgiyi görmeyebilirsiniz. O zaman ağlamak, sinirlenmek ya da öfkeye kapılmak büyük hata olur. İşin güzel yanına bakmalı. Öğrenmişliğe bakmalı. Ya bu olay olmasaydı hiç öğrenebilir miydiniz daha farklı olduğunu düşündüğünüz insanların aslında düşündüğünüz gibi olmadıklarını. Öğrenmek her zaman kazançtır. Zaten içten dost olmayanı kaybetmek de bir zarar değildir belki kazançtır bile denilebilir.

Halk ozanlarının, şairlerin vazgeçilmez sözcüğü dosttur, vazgeçilmez teması dostluktur.

Herkes dostluk bekler ama ne kadar dost olabiliyorum ya da dostane davranıyorum diye sorgulamaz hiç kendi kendini.

Dost istiyorsak eğer dostane olmak gerekmez mi?
ACEMIDEMIRCI

24 Mart 2010 Çarşamba

Asi Dizisi 23.Bölüm Ardından


Asi Dizisi-Klip-Bölâ��üm 23
Uploaded by usayken. - Check out other Film & TV videos.

Asi Dizisi 22.Bölüm Ardından


Asi Dizisi-Klip-Bölâ��üm 22
Uploaded by usayken. - Watch feature films and entire TV shows.

ANLAMAK.. ZAMAN İSTER

Anlamak zaman alır.

Kendini anlamak, karşıdakini anlamak, anlatılanı anlamak, zayıfı güçsüzü anlamak, akıllıyı deliyi anlamak, dünyayı anlamak.

Artık duygusal zekanın baskın olduğu günlerdeyiz.

Çok zeki olmak yeterli değil kolay bir yaşam sürmek için. Anlamak ve anlatabilmek de en az onun kadar önemli.

Anlamak bir çığlıkla başlar.

Cılız, ürkek.

Doğulan dünyaya merhabadır ağlamaklı bu çığlık.

Ortam değişikliği , dünyanın algılanması bir çığlıkla anlatılır. Küçük ve korunaklı bir dünyadan, büyük ve çetrefilli bir dünyaya geçişin anlaşılmasını, gün ışığının parıltısını böyle anlatır doğan her bebek.

Kendini anlamak aslında insanı anlamaktır, insanları anlamaya giden ilk adımdır.

Kendini anlamak kolay mıdır? İnsan olduğumuzu kabul ederek başlarsak ilkin çok kolay olabilir kendimizi anlamak ve kabul etmek. Yani hataları, kusurları, yanlış anlamaları, yanlış anlaşılmaları, zaafları ama bir o kadarda güzellikleri ve özellikleri olan bireyler olduğumuzu peşinen kabul edip, en başta kendimize karşı dürüst olursak, bünyemizi bilir ve onda olanları ve olmayanları tespit edip, olmayanlar varmış gibi yaşamazsak , davranmazsak basittir bile kendimizin kendimiz tarafından kabulu yani kendimzi anlamamız ve kendimizle barışık olmamız.

Ancak olduğumuz başka bir kalıp içindeymiş gibi davranmak, giydiğimiz elbise pamukluysa pamuklu elbiseli, atlassa atlas elbiseli gibi davranmak doğamıza uygundur elbette. Yoksa sıkar elbiseler, dikişleri atar, o güzelim görüntü bozulur. İlle başka elbiselere özenmek gerekmez, sizin elbisenize özenenler olduğunu da hatırlamak gerekir arada bir.

Elbise olarak tanımladığımız aslında bizim dışa vuran yansımamızdır, davranışlarımızdır.
Dışa vuran ne kadar içimizdekiyse o kadar anlaşılır oluyoruz. O zaman da “Beni kimse anlamıyor" yakınmaları bize uzak oluyor. Böyle bir hayat da sade, kolay ve akıcı oluyor tabi ki.

Yine de anlaşılmamak mümkün müdür?
Mümkündür. Kişilik konularında olmasa bile dört duvar arası denilen ev halimizi bizden başkasının anlamasını ne beklemek doğru olur ne de başkalarının anlaması kolay olur. Zaten anlaşılmak istenilen noktalar da bunlar olmasa gerek.

Anlamak zaman alır.

Annemizin nazlı kızlarıyken yetişkin oluveririz hala çocuksu hallerimiz yitmemişken, hala arkamızı birileri topluyorken.

Yetişkinlik bazı sorumlulukları da üstlenmek demektir. Nazlı kızlar olduğumuz zamanlarda annelerimizin üstlendiği gibi. Sorumluluklar sonucu ortaya çıkan davranışlarımız belki nazlı kızlarken annemizde gördüğümüzde kızdığımız, kabullenemediğimiz, istemediğimiz davranışlar olabilir. Bir bakarız ki biz yapıyoruz onları. Annelerimiz yaparken kızdıklarımızı biz yapıverir olmuşuzdur. İşte annemizi anlama vaktidir. Hak verme, haksızlık ettiğimizi itiraf etme saatidir. Sık duyduğumuz “Büyüyünce anlarsın" laflarının boş olmadığını yaşayarak öğreniriz.Büyüdüğümüzü anlarız aynalar aksini söylese de söylemese de.

Yalnızlıkları anlarız, dostluk denilenin ne olup ne olmadığını anlarız. Menfaati anlarız, kalp kırmayı ve kırılmayı anlarız, kazanmanın kaybetmekten evla olduğunu anlarız insan kalbi konusunda.

Anlamak öğrenmektir. Gereken öğreniliyorsa eğer kalbin kırılması da iyidir, belki kırmak da ama sonu tatlıya bağlanıyorsa. Hatalarımızdan öğrenmeyi anlarız. Hatasız olunmayacağını anlarız yani insan olduğumuz anlarız sevabıyla günahıyla.

Yüzyıllar önce yazılmış bir dizenin hala taze olduğunu anlamak, "eğer o şair yazmasa idi bu satırları mutlaka bugün ben yazardım" bileşenine gelmek, çirkini güzel görmeyi becerebilmek, mutluluğun zoru kolaya çevirmeyi başarmak olduğunu ve mutluluğu tattırmanın da en has mutluluk olduğunu anlamak az bir şey değildir..Hayatın kendisidir.

Bir notanın ağlayışını duyumsamak, hiç tanık olunmamış olsa da o notalarla betimlenen acıları hissetmek, hırsı, öfkeyi, kederi anlayabilmek.. Dertlenmek, yalnızlığı hissetmek, duanın gücünü duyumsamak, kalabalıktaki yalnızları, gülenlerin iç acıtan öykülerini, yaşam kavgalarını anlayabilmek, insan olmak demektir..

Büyüsek de elimize batan bir kıymığın gözümüzden yaş getirdiğini anlarız. İnsan olmanın ağlamak da, gülmek de olduğunu anlarız. Ağlarken saçınıza dokunan bir el varsa yanıbaşınızda ne şanslı olduğumuzu anlarız şefkati hissederek.

Yaşamayı anlarız, severek, sevilerek, üzerek üzülerek. Yaşamın dümdüz bir yol olmadığını anlarız, inişleri çıkışları anlarız, düzlükleri, engebeleri, dibe vurmaları ama daha güçlü olarak yüzeye çıkmayı, düşüp kalkmaları, dizlerimizin yara bere içinde kalmasını ama her yaranın mutlaka kabuk tuttuğunu ve her kabuğun da mutlaka düştüğünü, yaraların izinin de çoğunlukla kalmadığını anlarız. Üzüntülerimizi unutturan en etkili ilacın aslında başkalarının üzüntülerini de görmek olduğunu anlarız.

Tebessümün, gülüşün, merhabanın, selamın, hal hatır sormanın, uzanan bir elin, tatlı bir çift sözün, henüz pişmiş mis gibi börek kokan bir evin kapısında güler yüzle karşılanmanın, evim diyebilmenin, dostum, arkadaşım, canım diyebilmenin nasıl da güzel olduğunu anlamak ne güzel bir öğreniştir.

Anlamak zaman alır.

Anlayana kadar daha çok anlatırız.
İlle de anlatırız.

Oysa anlamak , en başta da kendimizi, karşıdakini dinleyip anlamaya çalışmakla başlar.
ACEMIDEMIRCI

6 Mart 2010 Cumartesi

Asi Dizisi 21.Bölüm Ardından


Link: Asi Dizisi-Klip-Böl​üm 21

Yulia'dan - 8 Mart Dünya Kadınlar Günü




Butun Asi severleri karsidan gelen 8Mart Kadinlar bayramini tebrik edir,can sakliki,mutluluklar dilerim,

Kadinlarimiz en cok su bayrami sever,ailesi terefinden ,esi ,sevgilisi terefinden ,cvocuklari terefinden mehz su gun cok sevildiyini,deyerli oldugunu bir daha duyar,evezsiz oldukunu anlar,,,

Suna gore,canim Asi severler,su gun daha guzel,daha megrur,vugarli olmak gerekki sevdiklerimiz gozlerini bizden ayira bilmesin,eslerimiz iyiki guzel kadinlarimiz var desin.Hepimize mutluluklar,guzel eylenceli bayram sufrasi.

Sizleri seven YULIA.

6 mart 2010.

26 Şubat 2010 Cuma

Asi Dizisi - Klip - Olmuyor Birtanem

Cuma hediyesi...

İyi seyirler...


Link: Asi Dizisi-Klip-Olmuyor Birtanem

24 Şubat 2010 Çarşamba

22 Şubat 2010 Pazartesi

Her doğum bir tatlı yorgunluktur

Doğumlar yorucudur.

Uzunca bir zahmetin ardından gelir doğumlar. Doğuma kadar katlanılan zorlu bir süreç vardır. Göğüs gerilen , yılmadan tekrarlanan , omuzlanılan yorgunlukların bir çırpıda silkelenip atılmasıdır her doğum.

Bir doğumun ardından, annenin doğum odasından çıktıktan sonraki gülümseyişi kadar anlamlı sözcükler içeren bir dil yoktur.

Tüm yorgunluğunu çoktan unuttuğunu, katlandığı tüm zahmetleri geride bıraktığını bir anne sözlerle anlatmaz. En sessiz ve en içten sevgi dolu bakışları birkaç saatlik bebeğinin üzerinde gezinirken, usuldan ve henüz yeni öğrendiği bir başka gülüşle konuşur annenin gözleri, yüzü.
Mutlu bir tebessüm, o anın en güzel tercümanıdır.

Her doğum anne olmak için değildir.
Bir şair için gece uykudan kalkıp, birkaç dize yazmak da bir doğumdur.
Pek çok şiirin doğum öyküsü böyledir.

Sınavlar, doğurgan etkinliklerdir. Mutlu ya da istenmeyen sonuçlar doğurabilirler. O sınavlara hazırlanmak en çetin doğum süreci, sınavın beklenenden zorlu olması en ağır doğum sancısıdır.

Yıllarca hazırlanıldığı olur bazı sınavlara. İlkokuldan başlayarak, hafta sonlarını, yaz tatillerini de içeren geniş ve özverili bir çalışmanın ardından istenilir ki o hummalı çalışma yüzleri güldürsün.

Bir yazarın belki de günlerce odasına kapanıp birkaç yılda ortaya çıkarabildiği bir roman, sancılı bir doğum sonrasında ortaya çıkar. Bilindik bir konu üzerine yazılan bir romanın yani zaten konusunun yaşanmış ve ortada olduğu yapılacak tek işin o olayları kağıda dökmek olduğu romanların yazılmasında bile yazarların nasıl doğum sancısını çektiğini onlardan dinleriz, okuruz.
Yakından bilinen kişiler ve olaylar üzerine bir roman yazmak için bile yazarların, sakin, nehir kenarında, yeşilliklerle bezenmiş, kuş sesleri içinde, nehrin yeşil sularının kenarındaki kütüklerde, salkım salkım sallanan dalların altında güneşlenen su kaplumbağalarının umursamaz bakışları altında en az bir yıl köşelerine çekilerek romanlarını ortaya çıkardıklarını duymuşuzdur.

Bir sevginin doğumu genellikle altın halkaların parmaklara geçirilmesi ile gerçekleşir. Çekilen gizli saklı, alenen, umutlu umutsuz sevdaların, sevda nidaları atarak birlikteliğe yelken açması törensel bir doğumdur. En eğlenceli, mutlu, kalabalığın istendiği anlardır.

Uzun süre emek harcayarak araştırma yapanların, deney odalarında tüplerinin başında olmayı berjer koltuklarda bacak bacak üstüne atarak gazete okumak rahatına tercih edenlerin emeklerinin doğumu, onca zamanın, gecenin gündüzün, çabanın harcandığı konu ile ilgili zerre kadar a olsa bir yol alabilmektir.

Sabır gebeliğinin sonucu selamete bir doğumdur. Acıtıcı, incitici sözlere, yokluğa, darlığa belki de varlığa, öfkeye, önyargıya, haksızlığa, sevgisizliğe, saldırganlığa karşı sabrın sonunda düze çıkmak, doğumların en başkasıdır. “Sabırla koruk helva olur” sözünün anlamını kavramak, ancak böyle bir doğum ile elde edilen bir üründür.

Sabır yorgunluktur. Hem manen hem madden. Susmak ve katlanmaktır sabır. Gürültücüler karşısında sessiz kalabilmek, kızana gülebilmek, bağırana selam verebilmektir. Herkes gibi giyinip kuşanamamak karşısında ezilmemek, gösteriş yapacak bir şeyi olmamak ama gösteriş yapanları kırmadan izleyebilmektir. Parası olmasa da her şeyi alabilecek; kendisine parasal bir değer biçilememektir. Eğrilerle dolu ortamlarda düz olmanın güzelliğini unutmamak, kem sözlere, yalanlara, yanlışlara, ileri geri laflara, karalamalara kulakları tıkayabilmektir. İnsani hatalara gözleri kapayabilmek ve affedici olmak, ağzını açmaktansa yutkunmayı yeğleyenlerden olmayı başarma azmidir sabır.

Sabır, konuşması kadar yaşanması kolay olmayan bir olgudur. Bu kadar zor bir acı meyvenin, tatlıya dönüştüğünü görmek de sabrı öğrenmişlerin görebildiği bir andır. En zahmetli doğumun en bulunmaz ürünüdür sabrın sonu.

Her biri birer doğum olan her bir olay, gelişme, yenilik, başka doğumları getirecektir. Bu doğumların istediğimiz mutlu anlar olmaları için sonucu belirleyici etkenler, emek ve sabırdır.
ACEMIDEMIRCI

14 Şubat 2010 Pazar

Tüm Asiesintiler Ailesi'nin Sevgililer Günü'nü kutlarım.

Buradaki arkadaşlarıma Sevgililer Günü'nün sevdikleriyle anlamlanmasını isterken , "Sevgili" sıfatı kazanmış, sevgili, eş dost, arkadaş, aileden herkese mutluluklar dilerim.

Sevgilisi olan ya da olmayan tüm insanlara da bugünün güzel geçmesini bir dahaki "Sevgililer Günü"nün de gönüllerince gelmesini diliyorum.
ACEMIDEMIRCI

Lezzetin kıvrak,salınımlı, dumanı üstünde, içe çekilen raksı: Kokular


Bir evi yapan şeylerin başında o evin kokusu da vardır.

Deterjanlar, parfümler, oda spreyleri, kurutulmuş çiçeklere sıkılarak kır havası getiren kokuların yanında , evin hanımının maharetlerinin, duman lisanıyla tüterek, koku kılığına bürünmüş halde böreklerden, çöreklerden, ketelerden yükselenleri de vardır.

Sıcacık ve incecik titreyişlerle çöreklerden, yanık bağırışlı simitlerden gelen leziz çığlıklardır mis gibi kokular.

Elimizin hamuru, simitin susamı, çöreğin çörekotu, fırının ateşi, pişinin yağlı dumanı lahananın yaprağından yapılan sarmalar, fırınlanmış kabağın inanılmaz lezzetidir aslında evin mutluluğu.

Fırınların önünden geçerken baş çevirten bir koku yayılır sıcak mı sıcak, ev duygusu içeren, emek kokan, sevgi saçan.

Simitçi tezgahlarının dizildiği sokaklarda aceleyle bir yerlere koştururken, kendine doğru adımlarımızı hızlandırtan, yanık yanık, ılık ılık, kavruk ve ille de acıktıran bir koku, o tezgaha doğru davet eder bizi.

Ya kırmızı ya da çini mavi renkte, kah yuvarlak kah dikdörtgen küçük alimünyum ızgaralı elektrikli fırınlarda, bize okul dönüşünde annelerimizin çoktan hazırlamış olduğu çörekotlu, susamlı çörekler, tepsi börekleri, tüm apartman sahanlığına yayılan ev mutluluğunun en güzel tanımlarından biriydi. Sütle, yumurtayla, peynirle, çeşitli sebzelerle pişmiş yerini hiçbir şeyin tutamadığı, o tadına doyulmaz böreklerinin kokusu, içindeki harcın niteliğini de daha ilk solukta sayıp dökerdi. Kokuya doğru merdivenleri hızla çıkarken okul çantalarımız ellerimizde.

Börek deyince hangisini hatırlarsınız, hiç düşündünüz mü? Fırında pişen börekler mi, kızaran börekler mi, haşlanarak pişirilen börekler mi?

Ya da peynirli, kıymalı, otlu, ıspanaklı, patatesli böreklerden hangisi gelir aklımıza ilk olarak?

Benim aklıma önce sıcacık, daha kokusu içe çekilirken doyuran, koklanırken acıktıran, ille de sıcağı iyi giden börekler gelir. Hangisi olursa olsun börekler daima çayla daha bir güzeldir. Günün her saatinde hele hele de kahvaltıda yerleri doldurulamaz.

Kızarmış, üstüne çörekotu, susam serpilmiş kareler halinde kesilmiş börek dilimlerinin kenarından, kat kat yufkaların arasında peynir tabakası ve maydonoz yapraklarının orada olduklarını böbürlenerek gösterdiği yumuşak ve tuzlu lezzetler gelir gözümün önüne börek denilince .

En kolay börek türü olarak bilinir sigara börekleri. Sigarayı andırırcasına sarılışı olduğu için bu adı almıştır yoksa ne kokusu sigara kokusudur ne de dumanı. Gerçek keyif sigara böreğindedir, sigarada olur mu hiç?

İlkin, hazır yufkaları önce ikiye katlayıp, sonra o yarım daire almış halini de tekrar ortadan ikiye katlayıp, sonra o parçaları ortasından keserek elde ettiğimiz üçgenlerin içine maydanozla ya da dereotuyla karıştırılmış peynirli harç, kıymalı harç, patatesli, otlu ve peynirli harç, ıspanaklı ve kaşar peynirli harç koyulup, iki ucu kapatılarak sarılıp kızgın yağda kızartılarak pişirilen sigara böreği böreklerin en kıtır kıtır yenilenidir. Çocukların bayıldığı bir börektir. Daha kızartırken kokusuyla doyarsınız, yemelere doyamazsınız parmak kalınlığında sarılmış sigara böreklerine.

Kol böreği, elde açılan yufka ile yapılan ve içine mutlaka ıspanak doldurulan Boşnak böreği, yufkaları kalın açılıp, içinde su kaynayan derin bir tencerede o yufkalar haşlanarak sonra da aralarına peynir ve maydanozlu harç eklenerek pişirilen su böreği, Kadıköy böreği, pastırmayla yapılan paçanga böreği, açılmış kalınca, küçük yufkaların içine suluca kıymalı iç koyularak yarım ay şekli verilmiş ve kızgın yağda kızarırken pofur pofur beneklerele donanmış Eskişehir'in çiğ böreği önce kokuları ile cezbederler bizi, önce kokuları ile lezzetlerinden haberdar ederler çevredekileri.

Eski evlerin bahçelerinin bir köşesinde bir ocak bulunur çoğunlukla. Topraktan yapılmıştır, bir bacası vardır. Beyaz kirece boyanır bu ocaklar. Ağzından çıkan dumanlar yukarıya yaydıkları is ile sıklıkla kireç beyazına boyalı ocağın ağzını nispeten karartmıştır.

Bu ocaklarda çörekler çekilir. Çörek çekmek hamarat bir kadın için işten bile değildir. Göz kararı hamur, su, tuz birlikte yoğrulur, hamur kıvamını bulunca yuvarlak bakır tepsilere yoğrulurcasına yumruk izleri bırakıla bırakıla yerleştirilir, üzerine çatalla delikler açılır, çörekotu serpilir varsa susam da eklenir, odun ateşinde yakılmış ocağa sürülür hala bu ocakların bulunduğu mutlu yerlerde. Yakınlardaki her eve pişen taze çörekten ikram edilemese de evin ön ya da arka bahçesinde uygun bir köşede bulunan ocaktan yayılan yeni pişmiş mis gibi çörek kokusu, komşuları o çörekten yemiş kadar ederdi.

Üzeri iyice kızaran bu çöreklerin tadının mı yoksa kokusunun mu daha etkileyici olduğunu hep düşünmüşümdür. Ben kokuların hakkının yendiğine inanıyorum.

Aynı şey kahveler için de geçerli değil midir? Kahve içmek kadar kahve yapılırken çıkan kokunun verdiği haz olmasa, kahve bu kadar anlamlı olabilir miydi?

Hele de şehirlerarası yolculuklarda varış noktasına az kalmışken uyanmanızı sağlayan o sabah ikramı olan ucuz neskafelerin kokusu, derin uykudan gözünüzü açarak, otobüs koltuğunda bir o yana bir bu yana düşmekten tutulmuş boynunuzun bile kaskatı olmuşluğunu bir kenara attıracak kadar uyandırıcı değil midir? Kahveden önce kokusu bizi mest etmez mi?

Bir maşinganın yani kuzinenin fırın gözünde hemencecik ve sadece su ile karılarak hamur edilmiş ve pişirilmiş mısır ekmeginin kokusu daha bir başkadır. Sıcakken yumuşak olan bu ekmek fazla bekletilmeden yenmelidir. Yoğurda doğranarak yenmesi de adettendir.

Kuzine demişken...

Kuzinede pişen tatlar, demlene demlene pişmiş, usuldan, ağırdan içini çekmiş, lezzetin hasına bulanmış tatlardır.

Hiç, bir tatlı kabağının başını kesip, içinden çekirdeklerini çıkarıp, oluşan boşluğa süt ve şeker doldurup kuzninenin fırın gözüne sürüp, kabak o sütü içine çekerek ağır ağır piştikten sonra dilimleyip yeme şansına sahip oldu mu? Eğer olduysanız bunun ne mene bir şans olduğunu ve bir kuzinenin bitimsiz lezzetler için nasıl bir başlangıç noktası olduğunu çoktan farketmişsiniz demektir.

Kuzinelerden bahsetmek insanın aklına kışı, kış da doğal olarak kış sebzelerini öncelikle de lahanayı akla getiriyor kaçınılmaz olarak.

Çoğumuz lahanayı duyar dıuymaz kapuska yemeğini hatırlarız ve özellikle kaburga kemiğinin yağlı kısmıyla ve pul kırmızı biberle biraz acı olarak pişirilmesi gereken bu yemeğe haksızlık bile eder hatta “kabuska” bile deriz.

Ben kapuskayı çok sevrim.

Lahananın bir yemeği vardır ki hiçbir lahana yemeğine ne yapılış olarak ne lezzet olarak benzemez. Bambaşka bir kılığa bürünür lahana burada. LAHANA KIZARTMALI SARMAdır bu yemek.

Lahana yaprakları yıkanır, haşlanır. Ortalarındaki kalın damarları, yapraklar parçalanmadan kesilerek inceltilir. Derin bir kasede çırpılmış yumurtaya bulanan lahana yaprakları zeytinyağında hafifçe kızartılır. Kızarmış lahana yaprakları, içine, eritilmiş peynir, krem peynir sürülerek üçgen muskalar halinde katlanır. Çöp şiş çöplerine bir bu muska lahanadan, bir domates diliminden, bir salata diliminden sırası izlenerek dizilir. Tabakta duruşu da, yenişi de ayrı güzeldir KIZARMIŞ LAHANA YAPRAKLARI SARMASInın..

Lahananın zeytinyağlı ya da etli sarması en has ve zor yemeklerdendir. Sabır ve zaman ister sarmalar. Bu ikisinden biri ya da her ikisi de sarmak işlemi nedeniyle zor geliyorsa, o zaman lahana yapraklarını tek tek sarmadan, lahana sarması lezzetinde yemek yapmak için de bir yol var.

Lahananın dış yaprakları tamamen soyulur, yoğun iç kısmı kalır. Lahananın orta kısmındaki bürümcüklü, yoğunluklu kısmının içi oyulur. Çok kalın olmayan ama kolayca delinemeyecek kadar da sağlam olan bir dış çeper bırakılır göbekte.

Kıyma, pirinç, soğan, kırmızı biber, karabiber, nane, tuz ve istenilen diğer bahatratlar eklenerek bir harç hazırlanır.

Çok geniş olmayan ama derin olan mümkünse bir kuşhanenin dibine tereyağ eklenir, üzerine uzun havuç dilimleri, soğan halkaları, kesilmiş domatesler dizilir boşluk bırakmadan.

İçi doldurulmuş lahana göbeği de ters çevrilerek tencereye koyulur. Salçaya su katılıp hafifçe kaynatılarak lahananın üzerine eklenir. Kapağı kapatılarak pişirilir. Çok lezzetli bir yemektir GÖBEK LAHANA DOLMASI.

Lahana lezzetleri bu kadarla bitmez. Lahana turşusunu hepimiz biliriz. Arta kalan lahanalardan kolayca kurulan bir turşudur.

Karışık turşular ile de yapılabileceği gibi özellikle taze fasulye, sivri biber, gök domates ile kurulmuş lahana turşusu dilimlenip, mutlaka evet mutlaka tereyağında hafifçe kavrularak pidelerin, etli yemeklerin ve hamur işlerinin yanında sunulursa, LAHANA TURŞUSU KAVURMASI, beraberindeki yemeklere çok yakışan, garipsenmeyen, bir yerlerden tanıdık bir lezzettir.

Yine gök domates ile bilinmedik ya da az bilindik yemekler listemize ekleyebileceğimiz bir tarif vardır.

Gök domatesler yani ham, olgunlaşmamış, yeşil domatesler, zeytinyağlı yemeklerin pişirilmesi usulüyle su katılmadan ama azıcık bulgur eklenerek pişirilir.Tuzlu ve ekşili tadıyla yaz günleri için hafif ve ideal bir öğündür.

Hep bildiğimiz tatlar dışındaki tatları tatmak sadece yemeklerde olsun, günümüzün, evimizin, ağzımızın, hayatımızın tadı, güzellik durağında kalsın, hiç değişmesin.

ACEMIDEMIRCI

28 Ocak 2010 Perşembe

Asi Dizisi 16.Bölüm Ardından

Link: Asi Dizisi-Klip-Bölüm 16

24 Ocak 2010 Pazar

20 Ocak 2010 Çarşamba

Asi Dizisi 15.Bölüm Ardından

Hepinize merhaba...



15. bölüm kapsamlı fragmanımız...

Minik bir değişiklik yaptım başında... Umarım seversiniz...


http://www.youtube.com/watch?v=q96_xOABZwY
http://en.sevenload.com/videos/hz0ldUH-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-15
http://www.dailymotion.com/video/xbx1dd_asi-dizisiklipbolum-15_shortfilms

Sevgilerimle...

13 Ocak 2010 Çarşamba

Asi Dizisi 14.Bölüm Ardından

Hepinize merhaba...



14. bölüm kolaj görüntülerinden oluşan 'kapsamlı' fragmanımız...


http://www.youtube.com/watch?v=DjaLjpyjwDg
http://en.sevenload.com/videos/d9ipaCv-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-14

Sevgilerimle...

Asi Dizisi 13.Bölüm Ardından

Hepinize Merhaba...



13. bölüm kolaj görüntülerinden oluşan 'kapsamlı' fragmanımız...


http://www.youtube.com/watch?v=9N1YfXa4S-0

http://en.sevenload.com/videos/7PlUbgt-Asi-Dizisi-Klip-Boeluem-13

Sevgilerimle...

2 Ocak 2010 Cumartesi

Yeniyıllar, yılın yenisi demekse de insanın eskimesidir aslında..

Her yeni yıl aslında eskimekte olduğumuzu anlatan sinsi bir kutlama ise eğer, işte onu doğrulayan bir eylemde bulunarak yeniyıl yazısını yeniyıldan hemen önce değil sonra yazıyorum.

Hep bilindiği gibi bir yıl 365 gün altı saatten oluşursa da, dört yılda bir o altı saatlerin uçuca eklenip yirmidört saati bulmasıyla, artık yıl halini alarak 366 gün olabiliyor . Artık yıllar, 28 günden 29 güne fırlamasıyla, memurları memnuniyetsizliğe iten güdük ay Şubat ayının şakacılığına rağmen birgün geç de olsa bitimlidir. 365 günde ya da 366 günde ama dahası yok, bitecektir illa.

Koskoca günlerin getirdikleriyle sevinerek, duygulanarak, üzülerek, sıkılarak yaşanan yılların gelişi nedense çoşkuyla karşılanır vitrinlere, camlara resimler çizilerek, sayıları yazılarak. Her yıl mutlaka çoşularak, oynayarak, dansedilerek, çığklıklar atılarak, hoplanılarak, zıplanılarak karşılanır gelen yıl.

Karşılama sadece bir saniyeliktir. Saat geceyarısı oniki olduğu andan sonraki gelen ilk saniye, yeni yıldır ve böyle bir kutlama ile bir sonrakinin karşılanacağı, kendisinin de uğurlanacağı yılı sürmeye başlar. Havai fişeklerin ışıttığı gökyüzü, sokaklarda atılan çığlıklar, televizyonda geri sayımı bitirmiş ve yeniyıl çığlığı atan spikerin sesleri arasında.

Yeniyıl benim için ışık selidir. Ağaçların gövdelerine dolanan, vitrinleri, tabelaları, mağaza kapılarını, pencereleri saran, salkım salkım sarkan küçücük , çoğu kez de renkli ampülcüklerin ışıttığı bir cümbüş ve bu cümbüşe alabildiğine bürünmüş sokaklar, caddeler, şehirler demektir.

Bu kadar görkemli olmasa da çocukluğumuzdan kalan süslemeler benim için apayrıdır. Okul pencerelerini süslemekle başladığımız, en masumane, en çocukça süsleme olan, camlara pamukla kar taneleri kondurularak, bir de kardan adam resmedilip, o yılın sayısını yazmak, kocaman bir “Hoşgeldin Yeniyıl” ibaresi eklemek benim vazgeçilmezimdir. Onu ertesi yıla saklamak imkanı yoktur. Sandıktan çıkarıp çıkarıp kullanmak olanaksızdır. Gerçekten samimi bir karşılamadır o pamuktan resmedilmiş kardanadam. Emek ister, zaman ister bu hazırlık, “ Hoş geldin” yazmak camlara, vitrinlere.

Yeniyıl ne anlam ifade etmektedir gerçekte? Olsa olsa bir takvim yılını bitirdik ve sonraki yılı görme şansına kavuştuk olmalı. Başka bir şey olabilir mi diye düşünsem de bulamıyorum.Zira ne faturalar, ne ekstreler yeniyıl filan dinlemiyor, vızır vızır gelmeye devam ediyor çünkü hayat devam ediyor, ağrıyan dişiniz yeni bir yıla girdik diye ağrımasına son vermiyor..Her şey aynen sürüyor sadece takvimler, masalarda duran almanaklar değişiyor.

Sanırım yeniyıldan çok, yeniyıl bahanesi sevilmekte. Uzunca süredir biraraya gelemeyen uzaktaki yakındaki aile bireyleri, epeydir hayat gailesi içinde fırsat ya da bütçe ayrılamamış eğlence dolu saatlere yeniyıl bahanesiyle kavuşuyor, biraraya gelebiliyorlar. Tansiyona, kolestrole, kan değerlerine hiç aldırış edilmeden rahatça yiyip içebilmek özgürlüğünün sınırsızca kendimize hak görüleceği tek gün, yeniyıl demek oluyor.

Yeniyıl, alışılagelmiş yapageldiğimiz ve artık eskimiş tüm davranış biçiminiz yapmasanız da olabilir olan tek gün. Senede bir kez hep yapılan değil de yapılmayanı yapmak, yaşayacağınız kuruyemişleri bugün yeniyıl bahanesiyle korkusuzca atıştırmak, polis kontrolüne ve trafik cezalarına aldırmadan alkollü içecekleri rahatlıkla içmekle kalmayıp bir de direksiyon başına geçerek arabaları kullanabilmek pervasızlığı da olabilmektedir yeniyıl.

Bir çocuk için yeniyıl çok özeldir. Benim çocukluğumun yeniyıllarının benim için çok özel olduğu gibi.

Büyüyünce yiten, bir daha yakalanamayan ve yakalanması artık imkansız olsa da şimdiki çocukların asla görme fırsatı bulamayacağı o tarifsiz anları da yaşamış olmanın mutluluğunu sunmuş eski yılbaşı akşamlarını anlatmak mümkün ama anlatmak resmetmek olamıyor, yaşanmışlığın hazzını tam olarak aktaramıyor.

Gelinlerin, görümcelerin, eltilerin, bacanakların, kayınbiraderlerin, yiğenlerin, kuzenlerin, çocukların, bebeklerin alabildiğine geniş bir aile oluşturduğu, şu an bizlerin çoğunun artık içinde olamadığımız ama anne ve babalarımızın içinden geldiği ve bizlere de gösterdikleri o geniş aileler, yılbaşlarında bir evde toplanır, tavuklar ya da iri bir hindi doldurularak pişirilirdi harıl harıl o özel kutlamalar için.

Mutlaka yaprak sarması olurdu yılbaşı masasında, genellikle etlisinden. Tatlılar yapılsa da, misafir olarak gelenler, ellerinde baklava ya da pasta ile gelir, tatlıya doya doya kanardı çocuklar.

Peynirli ve kıymalı börek olmazsa olmazdı yılbaşı sofrasında. Bazen ıspanaklı börekler üçüncü börek tepsisi olarak masaya getirilirdi.

Bunca yemek içmek hazımsızlık yaparsa ya, korkusuyla alınmış maden suları buzdolabında ya da evin mutfak balkonunda soğuk halde hazır beklerdi.

En irisinden washington portakallar, mandalinalar, muzlar, elmalar yıkanmış ve koca kaselere doldurulmuş olarak yemişlerden fırsat bulunup da yenilmeyi beklerdi.

O zaman içme suları, içi sırlı küplerde saklanırdı. Küplerin ağzı kapalı olurdu temiz kalabilmeleri için. Koca küp su, o gece biter, neredeyse çay yapacak su kalmazdı ertesi güne.

O zamanlar Kavacık suyu çok tercih edilirdi. Oldukça lezzetli bir suydu Kavacık. Biraz yenilen yemişler, kestane, tatlı tuzlu pastalar ve biraz da Kavacık suyunun lezzeti ile su bardakları sürekli su ile dolar, evin hanımı o gün sucu kamyonunu kaçırmayıp, balkonda sucuyu bekleyerek onun kapının zilini çalmasına bile fırsat vermeden “Sucu” diye seslenerek sucuyu çağırdığına ve su aldığına binlerce şükrederdi.

Evler genellikle sobalıydı o zamanlarda. Eğer ev sobalıysa sobanın üzerinde mutlaka kestane olurdu. Kestaneler kebap olunca saldıkları güzel kokular ile çocukların en sevdiği yemişlerden olarak kapışılırdı. Kuruyemiş tabakları karışık yemişlerle dolu olurdu.

Çocuklar en çok antepfıstığını sevdikleri için karışık yemişlerle dolu olan tabaklarda, sarı leblebi, beyaz leblebi, şekerli leblebi, tuzlu ve tuzsuz fıstık, fındık, kabak çekirdeği, ay çekirdeği, kuru üzümler kalır ama antep fıstıkları seçilerek hemencecik bitirilirdi.

Ortalık alabildiğne yemiş kabukları ile kaplanır, yeniyıla ev hayli kirlenmiş olarak girer, geç yattığı için muhtemelen uykusuz kalacak ev sahibi de hayli yorucu bir temizliğin yaşanacağı yeniyılın ilk gününe uyanırdı.

Yemek yendikten sonra oyunlar oynanırdı. O zaman televizyon yayını yoktu, televizyon yayını başladığında da yayınlar sadece birkaç saat sürerdi ve eğlence ev halkının kendi arasında gerçekleşirdi. Bu eğlencelerin başında da tombala ya da atyarışları oynamak gelirdi.

Tombalada çinko yapmak çok önemliydi.

At yarışlarının küpürleri özenle su sürülerek işleme tabi tutulur ve kaybedenler ya gelecek yılın yılbaşıkutlaması için ev sahibi olur ya da bir dahaki aile toplantısına birkaç kilo baklava almakla mükellef olurlardı.

Yılbaşı gecesinin ardından sokaklarda birkaç gün boyunca atılmış tombala kağıtları ve pulları görülürdü.

Akrabalara ait evler genellikle aynı semtte olurdu. Farklı yerlerde bulunan lojmanda oturanlar ya da biraz uzakça kalanlar için geri dönüş sorun olmazdı. Taksiler de çok uygun fiyataydı, dolmuşlar da bulunurdu kolayca. Kapkaç, trafik terörü, bugün şehrin gecelerinin barındırdığı onlarca tehlike henüz bilinmiyordu o zamanlar.

Yeniyılın ilk okul gününde, öğretmen yazı dersinde yılbaşı akşamı neler yapıldığının anlatılmasını ister, çocuklar üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri anlatırdı. Resim dersinde, yeni yıl ve eski yıl bebek ve sakallı, çuvallı ihtiyar olarak çizilirdi.

O zaman yeniyıl süslemesi pamuktan ibaretti. Vitrinleri süsleyen küçük ampüller henüz yoktu.

Vitrinlere kocaman bir kardan adam yapılırdı. Ya da yeni yılı temsil eden emekleyen bir bebek ve çuvalını yüklenerek giden bir ihtiyar olarak resmedilmiş eski yıl.

O zamanın yeni yılları yani şimdinin çoktan eskimiş gitmiş, üstüne birkaç on yılın adının değiştiği hatta milenyum olarak adlandırılan yeni bir bin yılın başlangıcının bile geldiği o eski, çocukluğumuzun yıllarını karşılamak da, uğurlamak da çok başkaydı.

Tadı damaklarda kalan yemekler eşliğinde, tamamen kendikendimizi eğlendirerek, televizyondan gelen esprilere gülerek değil de kalabalık ailenin verdiği mutlulukların göstergesi kahkahalarla şenlenerek girilen tabiri caizse ev yapımı, el yapımı yeniyılları yaşamış olmanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu, yozlaşmadan arınmış nasıl safiyane eğlenceler olduğunu bilmenin mutluluğunu fazlasıyla yaşıyorum.

Bugün, o günlerin güzelliğinin, o gün lerde olmadığım kadar farkındayım.

Bir yeniyıla girmek, bir önceki yıla ait her günü kapsayan onca anın geride bırakılarak, bir yılın daha sağ salimen yaşanılıp, tüketilmesi ve yeni bir basamağa adım atılıp orada 365 gün durulacağı anlamına gelmez mi?

Bastığımız basamağın sağlam, dayanıklı, yorucu olmayan, keyifli, seyirli, rahat ve sonraki basamaklara kolayca çıkılır olması dileklerimle..

ACEMIDEMIRCI