İyi seyirler...
Link:
Bir evi yapan şeylerin başında o evin kokusu da vardır.
Deterjanlar, parfümler, oda spreyleri, kurutulmuş çiçeklere sıkılarak kır havası getiren kokuların yanında , evin hanımının maharetlerinin, duman lisanıyla tüterek, koku kılığına bürünmüş halde böreklerden, çöreklerden, ketelerden yükselenleri de vardır.
Sıcacık ve incecik titreyişlerle çöreklerden, yanık bağırışlı simitlerden gelen leziz çığlıklardır mis gibi kokular.
Elimizin hamuru, simitin susamı, çöreğin çörekotu, fırının ateşi, pişinin yağlı dumanı lahananın yaprağından yapılan sarmalar, fırınlanmış kabağın inanılmaz lezzetidir aslında evin mutluluğu.
Fırınların önünden geçerken baş çevirten bir koku yayılır sıcak mı sıcak, ev duygusu içeren, emek kokan, sevgi saçan.
Simitçi tezgahlarının dizildiği sokaklarda aceleyle bir yerlere koştururken, kendine doğru adımlarımızı hızlandırtan, yanık yanık, ılık ılık, kavruk ve ille de acıktıran bir koku, o tezgaha doğru davet eder bizi.
Ya kırmızı ya da çini mavi renkte, kah yuvarlak kah dikdörtgen küçük alimünyum ızgaralı elektrikli fırınlarda, bize okul dönüşünde annelerimizin çoktan hazırlamış olduğu çörekotlu, susamlı çörekler, tepsi börekleri, tüm apartman sahanlığına yayılan ev mutluluğunun en güzel tanımlarından biriydi. Sütle, yumurtayla, peynirle, çeşitli sebzelerle pişmiş yerini hiçbir şeyin tutamadığı, o tadına doyulmaz böreklerinin kokusu, içindeki harcın niteliğini de daha ilk solukta sayıp dökerdi. Kokuya doğru merdivenleri hızla çıkarken okul çantalarımız ellerimizde.
Börek deyince hangisini hatırlarsınız, hiç düşündünüz mü? Fırında pişen börekler mi, kızaran börekler mi, haşlanarak pişirilen börekler mi?
Ya da peynirli, kıymalı, otlu, ıspanaklı, patatesli böreklerden hangisi gelir aklımıza ilk olarak?
Benim aklıma önce sıcacık, daha kokusu içe çekilirken doyuran, koklanırken acıktıran, ille de sıcağı iyi giden börekler gelir. Hangisi olursa olsun börekler daima çayla daha bir güzeldir. Günün her saatinde hele hele de kahvaltıda yerleri doldurulamaz.
Kızarmış, üstüne çörekotu, susam serpilmiş kareler halinde kesilmiş börek dilimlerinin kenarından, kat kat yufkaların arasında peynir tabakası ve maydonoz yapraklarının orada olduklarını böbürlenerek gösterdiği yumuşak ve tuzlu lezzetler gelir gözümün önüne börek denilince .
En kolay börek türü olarak bilinir sigara börekleri. Sigarayı andırırcasına sarılışı olduğu için bu adı almıştır yoksa ne kokusu sigara kokusudur ne de dumanı. Gerçek keyif sigara böreğindedir, sigarada olur mu hiç?
İlkin, hazır yufkaları önce ikiye katlayıp, sonra o yarım daire almış halini de tekrar ortadan ikiye katlayıp, sonra o parçaları ortasından keserek elde ettiğimiz üçgenlerin içine maydanozla ya da dereotuyla karıştırılmış peynirli harç, kıymalı harç, patatesli, otlu ve peynirli harç, ıspanaklı ve kaşar peynirli harç koyulup, iki ucu kapatılarak sarılıp kızgın yağda kızartılarak pişirilen sigara böreği böreklerin en kıtır kıtır yenilenidir. Çocukların bayıldığı bir börektir. Daha kızartırken kokusuyla doyarsınız, yemelere doyamazsınız parmak kalınlığında sarılmış sigara böreklerine.
Kol böreği, elde açılan yufka ile yapılan ve içine mutlaka ıspanak doldurulan Boşnak böreği, yufkaları kalın açılıp, içinde su kaynayan derin bir tencerede o yufkalar haşlanarak sonra da aralarına peynir ve maydanozlu harç eklenerek pişirilen su böreği, Kadıköy böreği, pastırmayla yapılan paçanga böreği, açılmış kalınca, küçük yufkaların içine suluca kıymalı iç koyularak yarım ay şekli verilmiş ve kızgın yağda kızarırken pofur pofur beneklerele donanmış Eskişehir'in çiğ böreği önce kokuları ile cezbederler bizi, önce kokuları ile lezzetlerinden haberdar ederler çevredekileri.
Eski evlerin bahçelerinin bir köşesinde bir ocak bulunur çoğunlukla. Topraktan yapılmıştır, bir bacası vardır. Beyaz kirece boyanır bu ocaklar. Ağzından çıkan dumanlar yukarıya yaydıkları is ile sıklıkla kireç beyazına boyalı ocağın ağzını nispeten karartmıştır.
Bu ocaklarda çörekler çekilir. Çörek çekmek hamarat bir kadın için işten bile değildir. Göz kararı hamur, su, tuz birlikte yoğrulur, hamur kıvamını bulunca yuvarlak bakır tepsilere yoğrulurcasına yumruk izleri bırakıla bırakıla yerleştirilir, üzerine çatalla delikler açılır, çörekotu serpilir varsa susam da eklenir, odun ateşinde yakılmış ocağa sürülür hala bu ocakların bulunduğu mutlu yerlerde. Yakınlardaki her eve pişen taze çörekten ikram edilemese de evin ön ya da arka bahçesinde uygun bir köşede bulunan ocaktan yayılan yeni pişmiş mis gibi çörek kokusu, komşuları o çörekten yemiş kadar ederdi.
Üzeri iyice kızaran bu çöreklerin tadının mı yoksa kokusunun mu daha etkileyici olduğunu hep düşünmüşümdür. Ben kokuların hakkının yendiğine inanıyorum.
Aynı şey kahveler için de geçerli değil midir? Kahve içmek kadar kahve yapılırken çıkan kokunun verdiği haz olmasa, kahve bu kadar anlamlı olabilir miydi?
Hele de şehirlerarası yolculuklarda varış noktasına az kalmışken uyanmanızı sağlayan o sabah ikramı olan ucuz neskafelerin kokusu, derin uykudan gözünüzü açarak, otobüs koltuğunda bir o yana bir bu yana düşmekten tutulmuş boynunuzun bile kaskatı olmuşluğunu bir kenara attıracak kadar uyandırıcı değil midir? Kahveden önce kokusu bizi mest etmez mi?
Bir maşinganın yani kuzinenin fırın gözünde hemencecik ve sadece su ile karılarak hamur edilmiş ve pişirilmiş mısır ekmeginin kokusu daha bir başkadır. Sıcakken yumuşak olan bu ekmek fazla bekletilmeden yenmelidir. Yoğurda doğranarak yenmesi de adettendir.
Kuzine demişken...
Kuzinede pişen tatlar, demlene demlene pişmiş, usuldan, ağırdan içini çekmiş, lezzetin hasına bulanmış tatlardır.
Hiç, bir tatlı kabağının başını kesip, içinden çekirdeklerini çıkarıp, oluşan boşluğa süt ve şeker doldurup kuzninenin fırın gözüne sürüp, kabak o sütü içine çekerek ağır ağır piştikten sonra dilimleyip yeme şansına sahip oldu mu? Eğer olduysanız bunun ne mene bir şans olduğunu ve bir kuzinenin bitimsiz lezzetler için nasıl bir başlangıç noktası olduğunu çoktan farketmişsiniz demektir.
Kuzinelerden bahsetmek insanın aklına kışı, kış da doğal olarak kış sebzelerini öncelikle de lahanayı akla getiriyor kaçınılmaz olarak.
Çoğumuz lahanayı duyar dıuymaz kapuska yemeğini hatırlarız ve özellikle kaburga kemiğinin yağlı kısmıyla ve pul kırmızı biberle biraz acı olarak pişirilmesi gereken bu yemeğe haksızlık bile eder hatta “kabuska” bile deriz.
Ben kapuskayı çok sevrim.
Lahananın bir yemeği vardır ki hiçbir lahana yemeğine ne yapılış olarak ne lezzet olarak benzemez. Bambaşka bir kılığa bürünür lahana burada. LAHANA KIZARTMALI SARMAdır bu yemek.
Lahana yaprakları yıkanır, haşlanır. Ortalarındaki kalın damarları, yapraklar parçalanmadan kesilerek inceltilir. Derin bir kasede çırpılmış yumurtaya bulanan lahana yaprakları zeytinyağında hafifçe kızartılır. Kızarmış lahana yaprakları, içine, eritilmiş peynir, krem peynir sürülerek üçgen muskalar halinde katlanır. Çöp şiş çöplerine bir bu muska lahanadan, bir domates diliminden, bir salata diliminden sırası izlenerek dizilir. Tabakta duruşu da, yenişi de ayrı güzeldir KIZARMIŞ LAHANA YAPRAKLARI SARMASInın..
Lahananın zeytinyağlı ya da etli sarması en has ve zor yemeklerdendir. Sabır ve zaman ister sarmalar. Bu ikisinden biri ya da her ikisi de sarmak işlemi nedeniyle zor geliyorsa, o zaman lahana yapraklarını tek tek sarmadan, lahana sarması lezzetinde yemek yapmak için de bir yol var.
Lahananın dış yaprakları tamamen soyulur, yoğun iç kısmı kalır. Lahananın orta kısmındaki bürümcüklü, yoğunluklu kısmının içi oyulur. Çok kalın olmayan ama kolayca delinemeyecek kadar da sağlam olan bir dış çeper bırakılır göbekte.
Kıyma, pirinç, soğan, kırmızı biber, karabiber, nane, tuz ve istenilen diğer bahatratlar eklenerek bir harç hazırlanır.
Çok geniş olmayan ama derin olan mümkünse bir kuşhanenin dibine tereyağ eklenir, üzerine uzun havuç dilimleri, soğan halkaları, kesilmiş domatesler dizilir boşluk bırakmadan.
İçi doldurulmuş lahana göbeği de ters çevrilerek tencereye koyulur. Salçaya su katılıp hafifçe kaynatılarak lahananın üzerine eklenir. Kapağı kapatılarak pişirilir. Çok lezzetli bir yemektir GÖBEK LAHANA DOLMASI.
Lahana lezzetleri bu kadarla bitmez. Lahana turşusunu hepimiz biliriz. Arta kalan lahanalardan kolayca kurulan bir turşudur.
Karışık turşular ile de yapılabileceği gibi özellikle taze fasulye, sivri biber, gök domates ile kurulmuş lahana turşusu dilimlenip, mutlaka evet mutlaka tereyağında hafifçe kavrularak pidelerin, etli yemeklerin ve hamur işlerinin yanında sunulursa, LAHANA TURŞUSU KAVURMASI, beraberindeki yemeklere çok yakışan, garipsenmeyen, bir yerlerden tanıdık bir lezzettir.
Yine gök domates ile bilinmedik ya da az bilindik yemekler listemize ekleyebileceğimiz bir tarif vardır.
Gök domatesler yani ham, olgunlaşmamış, yeşil domatesler, zeytinyağlı yemeklerin pişirilmesi usulüyle su katılmadan ama azıcık bulgur eklenerek pişirilir.Tuzlu ve ekşili tadıyla yaz günleri için hafif ve ideal bir öğündür.
Hep bildiğimiz tatlar dışındaki tatları tatmak sadece yemeklerde olsun, günümüzün, evimizin, ağzımızın, hayatımızın tadı, güzellik durağında kalsın, hiç değişmesin.
ACEMIDEMIRCI
Her yeni yıl aslında eskimekte olduğumuzu anlatan sinsi bir kutlama ise eğer, işte onu doğrulayan bir eylemde bulunarak yeniyıl yazısını yeniyıldan hemen önce değil sonra yazıyorum.
Hep bilindiği gibi bir yıl 365 gün altı saatten oluşursa da, dört yılda bir o altı saatlerin uçuca eklenip yirmidört saati bulmasıyla, artık yıl halini alarak 366 gün olabiliyor . Artık yıllar, 28 günden 29 güne fırlamasıyla, memurları memnuniyetsizliğe iten güdük ay Şubat ayının şakacılığına rağmen birgün geç de olsa bitimlidir. 365 günde ya da 366 günde ama dahası yok, bitecektir illa.
Koskoca günlerin getirdikleriyle sevinerek, duygulanarak, üzülerek, sıkılarak yaşanan yılların gelişi nedense çoşkuyla karşılanır vitrinlere, camlara resimler çizilerek, sayıları yazılarak. Her yıl mutlaka çoşularak, oynayarak, dansedilerek, çığklıklar atılarak, hoplanılarak, zıplanılarak karşılanır gelen yıl.
Karşılama sadece bir saniyeliktir. Saat geceyarısı oniki olduğu andan sonraki gelen ilk saniye, yeni yıldır ve böyle bir kutlama ile bir sonrakinin karşılanacağı, kendisinin de uğurlanacağı yılı sürmeye başlar. Havai fişeklerin ışıttığı gökyüzü, sokaklarda atılan çığlıklar, televizyonda geri sayımı bitirmiş ve yeniyıl çığlığı atan spikerin sesleri arasında.
Yeniyıl benim için ışık selidir. Ağaçların gövdelerine dolanan, vitrinleri, tabelaları, mağaza kapılarını, pencereleri saran, salkım salkım sarkan küçücük , çoğu kez de renkli ampülcüklerin ışıttığı bir cümbüş ve bu cümbüşe alabildiğine bürünmüş sokaklar, caddeler, şehirler demektir.
Bu kadar görkemli olmasa da çocukluğumuzdan kalan süslemeler benim için apayrıdır. Okul pencerelerini süslemekle başladığımız, en masumane, en çocukça süsleme olan, camlara pamukla kar taneleri kondurularak, bir de kardan adam resmedilip, o yılın sayısını yazmak, kocaman bir “Hoşgeldin Yeniyıl” ibaresi eklemek benim vazgeçilmezimdir. Onu ertesi yıla saklamak imkanı yoktur. Sandıktan çıkarıp çıkarıp kullanmak olanaksızdır. Gerçekten samimi bir karşılamadır o pamuktan resmedilmiş kardanadam. Emek ister, zaman ister bu hazırlık, “ Hoş geldin” yazmak camlara, vitrinlere.
Yeniyıl ne anlam ifade etmektedir gerçekte? Olsa olsa bir takvim yılını bitirdik ve sonraki yılı görme şansına kavuştuk olmalı. Başka bir şey olabilir mi diye düşünsem de bulamıyorum.Zira ne faturalar, ne ekstreler yeniyıl filan dinlemiyor, vızır vızır gelmeye devam ediyor çünkü hayat devam ediyor, ağrıyan dişiniz yeni bir yıla girdik diye ağrımasına son vermiyor..Her şey aynen sürüyor sadece takvimler, masalarda duran almanaklar değişiyor.
Sanırım yeniyıldan çok, yeniyıl bahanesi sevilmekte. Uzunca süredir biraraya gelemeyen uzaktaki yakındaki aile bireyleri, epeydir hayat gailesi içinde fırsat ya da bütçe ayrılamamış eğlence dolu saatlere yeniyıl bahanesiyle kavuşuyor, biraraya gelebiliyorlar. Tansiyona, kolestrole, kan değerlerine hiç aldırış edilmeden rahatça yiyip içebilmek özgürlüğünün sınırsızca kendimize hak görüleceği tek gün, yeniyıl demek oluyor.
Yeniyıl, alışılagelmiş yapageldiğimiz ve artık eskimiş tüm davranış biçiminiz yapmasanız da olabilir olan tek gün. Senede bir kez hep yapılan değil de yapılmayanı yapmak, yaşayacağınız kuruyemişleri bugün yeniyıl bahanesiyle korkusuzca atıştırmak, polis kontrolüne ve trafik cezalarına aldırmadan alkollü içecekleri rahatlıkla içmekle kalmayıp bir de direksiyon başına geçerek arabaları kullanabilmek pervasızlığı da olabilmektedir yeniyıl.
Bir çocuk için yeniyıl çok özeldir. Benim çocukluğumun yeniyıllarının benim için çok özel olduğu gibi.
Büyüyünce yiten, bir daha yakalanamayan ve yakalanması artık imkansız olsa da şimdiki çocukların asla görme fırsatı bulamayacağı o tarifsiz anları da yaşamış olmanın mutluluğunu sunmuş eski yılbaşı akşamlarını anlatmak mümkün ama anlatmak resmetmek olamıyor, yaşanmışlığın hazzını tam olarak aktaramıyor.
Gelinlerin, görümcelerin, eltilerin, bacanakların, kayınbiraderlerin, yiğenlerin, kuzenlerin, çocukların, bebeklerin alabildiğine geniş bir aile oluşturduğu, şu an bizlerin çoğunun artık içinde olamadığımız ama anne ve babalarımızın içinden geldiği ve bizlere de gösterdikleri o geniş aileler, yılbaşlarında bir evde toplanır, tavuklar ya da iri bir hindi doldurularak pişirilirdi harıl harıl o özel kutlamalar için.
Mutlaka yaprak sarması olurdu yılbaşı masasında, genellikle etlisinden. Tatlılar yapılsa da, misafir olarak gelenler, ellerinde baklava ya da pasta ile gelir, tatlıya doya doya kanardı çocuklar.
Peynirli ve kıymalı börek olmazsa olmazdı yılbaşı sofrasında. Bazen ıspanaklı börekler üçüncü börek tepsisi olarak masaya getirilirdi.
Bunca yemek içmek hazımsızlık yaparsa ya, korkusuyla alınmış maden suları buzdolabında ya da evin mutfak balkonunda soğuk halde hazır beklerdi.
En irisinden washington portakallar, mandalinalar, muzlar, elmalar yıkanmış ve koca kaselere doldurulmuş olarak yemişlerden fırsat bulunup da yenilmeyi beklerdi.
O zaman içme suları, içi sırlı küplerde saklanırdı. Küplerin ağzı kapalı olurdu temiz kalabilmeleri için. Koca küp su, o gece biter, neredeyse çay yapacak su kalmazdı ertesi güne.
O zamanlar Kavacık suyu çok tercih edilirdi. Oldukça lezzetli bir suydu Kavacık. Biraz yenilen yemişler, kestane, tatlı tuzlu pastalar ve biraz da Kavacık suyunun lezzeti ile su bardakları sürekli su ile dolar, evin hanımı o gün sucu kamyonunu kaçırmayıp, balkonda sucuyu bekleyerek onun kapının zilini çalmasına bile fırsat vermeden “Sucu” diye seslenerek sucuyu çağırdığına ve su aldığına binlerce şükrederdi.
Evler genellikle sobalıydı o zamanlarda. Eğer ev sobalıysa sobanın üzerinde mutlaka kestane olurdu. Kestaneler kebap olunca saldıkları güzel kokular ile çocukların en sevdiği yemişlerden olarak kapışılırdı. Kuruyemiş tabakları karışık yemişlerle dolu olurdu.
Çocuklar en çok antepfıstığını sevdikleri için karışık yemişlerle dolu olan tabaklarda, sarı leblebi, beyaz leblebi, şekerli leblebi, tuzlu ve tuzsuz fıstık, fındık, kabak çekirdeği, ay çekirdeği, kuru üzümler kalır ama antep fıstıkları seçilerek hemencecik bitirilirdi.
Ortalık alabildiğne yemiş kabukları ile kaplanır, yeniyıla ev hayli kirlenmiş olarak girer, geç yattığı için muhtemelen uykusuz kalacak ev sahibi de hayli yorucu bir temizliğin yaşanacağı yeniyılın ilk gününe uyanırdı.
Yemek yendikten sonra oyunlar oynanırdı. O zaman televizyon yayını yoktu, televizyon yayını başladığında da yayınlar sadece birkaç saat sürerdi ve eğlence ev halkının kendi arasında gerçekleşirdi. Bu eğlencelerin başında da tombala ya da atyarışları oynamak gelirdi.
Tombalada çinko yapmak çok önemliydi.
At yarışlarının küpürleri özenle su sürülerek işleme tabi tutulur ve kaybedenler ya gelecek yılın yılbaşıkutlaması için ev sahibi olur ya da bir dahaki aile toplantısına birkaç kilo baklava almakla mükellef olurlardı.
Yılbaşı gecesinin ardından sokaklarda birkaç gün boyunca atılmış tombala kağıtları ve pulları görülürdü.
Akrabalara ait evler genellikle aynı semtte olurdu. Farklı yerlerde bulunan lojmanda oturanlar ya da biraz uzakça kalanlar için geri dönüş sorun olmazdı. Taksiler de çok uygun fiyataydı, dolmuşlar da bulunurdu kolayca. Kapkaç, trafik terörü, bugün şehrin gecelerinin barındırdığı onlarca tehlike henüz bilinmiyordu o zamanlar.
Yeniyılın ilk okul gününde, öğretmen yazı dersinde yılbaşı akşamı neler yapıldığının anlatılmasını ister, çocuklar üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri anlatırdı. Resim dersinde, yeni yıl ve eski yıl bebek ve sakallı, çuvallı ihtiyar olarak çizilirdi.
O zaman yeniyıl süslemesi pamuktan ibaretti. Vitrinleri süsleyen küçük ampüller henüz yoktu.
Vitrinlere kocaman bir kardan adam yapılırdı. Ya da yeni yılı temsil eden emekleyen bir bebek ve çuvalını yüklenerek giden bir ihtiyar olarak resmedilmiş eski yıl.
O zamanın yeni yılları yani şimdinin çoktan eskimiş gitmiş, üstüne birkaç on yılın adının değiştiği hatta milenyum olarak adlandırılan yeni bir bin yılın başlangıcının bile geldiği o eski, çocukluğumuzun yıllarını karşılamak da, uğurlamak da çok başkaydı.
Tadı damaklarda kalan yemekler eşliğinde, tamamen kendikendimizi eğlendirerek, televizyondan gelen esprilere gülerek değil de kalabalık ailenin verdiği mutlulukların göstergesi kahkahalarla şenlenerek girilen tabiri caizse ev yapımı, el yapımı yeniyılları yaşamış olmanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu, yozlaşmadan arınmış nasıl safiyane eğlenceler olduğunu bilmenin mutluluğunu fazlasıyla yaşıyorum.
Bugün, o günlerin güzelliğinin, o gün lerde olmadığım kadar farkındayım.
Bir yeniyıla girmek, bir önceki yıla ait her günü kapsayan onca anın geride bırakılarak, bir yılın daha sağ salimen yaşanılıp, tüketilmesi ve yeni bir basamağa adım atılıp orada 365 gün durulacağı anlamına gelmez mi?
Bastığımız basamağın sağlam, dayanıklı, yorucu olmayan, keyifli, seyirli, rahat ve sonraki basamaklara kolayca çıkılır olması dileklerimle..
ACEMIDEMIRCI