18 Ağustos 2016 Perşembe

Gerçeklik Duygusunun Saç ayağı; Eskiler, Köşeler, Anılar

Tüm fotoğraflar ki elbette yalnızca benim tarafımdan çekilmiş, bana ait resimler, o dizinin çekildiği mekanlarda kimi dizi çekilmeden önce kimi de sonraki gezilerde çekilmiştir.

Yaza ayrı kışa ayrı diziler gırla gidiyor senenin bir, bir yarısında bir ikinci yarısında. Kadrolar çeşitli mi çeşitli. Henüz adı duyulmamış oyunculardan  çoğu da öğrencilerden de oluşuyor kimi. Patavatsız paldır küldür ünlülerden, geçkince; ama yine de sivri diliyle geçmemeye çalışanlardan bazıları da. Pek sevilenlerinden de pek ünlü tiyatrocularından da var oynayanlar arasında.


Önce aşçılı, uşaklı, hizmetçili konaklar  ya da yalılarda geçen hikayelere pek bir rağbet olmalı ki o dizilerden fazlasıyla çıkıyor karşımıza. Öyle akşamdan sabaha kısacık bir zaman sürecinde yaşanmışlık hissi veren diziler var ki sanki içinde geçtikleri evlerin bir geçmişi yokmuş gibi. Giysiler mağazadan henüz gelmiş gibidir, ayakkabılar  hiç iz edinmemiştir, mobilyalar daha geçenlerde bir gidişte  tefriş salonundan bir çırpıda ve bu sene modasından alınmıştır. Sanki eskilere hiç uzanmayan yaşamlardır eski bir tek şeyin olmadığı dekorlardaki diziler.  Oysa içinde yaşanmışlık olan her evde eski, yeniden kat be kat çoktur. Eski dediysek bir yıllık da eskidir, on yıllık da, yüz yıllık da.

Oysa dizilerdeki evlerde kaç kuşaktır yaşanmaktayken o kuşakların hiç eskittiği bir eşya ortada görülmez. Ortadakiler büyük tüm mağazalarda o an rastlayacağınız şeylerdir. Göze diken gibi batıyor bu ince ayrıntılar bir dizide. Daha ilkten inandırıcılıktan uzaklaşıyor böyle göz ardı edilmiş inceliklerden uzak çekilmiş diziler. Gerçeklik duygusu vermiyor. Veremez de zaten. Ev nasıldır, neye benzer hepimiz biliriz çünkü. Gelin evi gibi olmaz yılların evleri. Yani ev, ıskartaya çıkmış eskilerin yerine gelen yenilerle eskilerin harman olduğu sürece inandırıcı.

Öyle ev dekorları içinde çekiliyor ki bazı diziler o evin içinde doğmuş, büyümüş, güngörmüş birinin  o evde anı olarak bile sakladığı hiçbir şey yok mudur diyesiniz gelir. Bir masa, sandalye, halı filan.  Anı olarak ola ola bir çekmecedeki o da yepyeni bir kutudaki eski fotoğraflar, bir kolye, bir saç tokası filan sunuluyor. Ne kadar gerçek gözükebilir kolay kanmayan bir göze bu güya anımsı yaklaşımlar. Hiiiççç. Hem de hiç.

Eğer üstelik de birkaç kuşağın yaşadığı bir ev  idiyse dizideki, kaldı ki on beş yıllık bile olsa tenceresinden fincanına, halısından perdesine, koltuğundan baharatlığına eskimiş, “aaaa, annemin mutfağındaki o kaç yıllık baharat takımındanmış”, “bizim de böyle çalar saatimiz vardı” gibilerinden  söyleten şeyler olmalı. O evin gerçekten dizi gereği tem şimdi değil de dizideki geçmişe uzanan tarihte kurulduğu zamanı çağrıştıran tek bir öge olmaksızın ne inandırıcılık ne de gerçeklik duygusu olabilir dizi bünyesinde.

Haa, evet kimisi mobilyacı dükkanı gezercesine bir seyir sunan, tefriş salonunu andıran dekorları bunları seyretmekten hoşlanıyor olabilir, hedef kitle meselesi nedeniyle böyle çekimler yapılabilir. Ama gerçeklerle bağı kesip dekorundan giysisine algıda tekdüzelik uyandırıyorsa bir dizinin halleri, tutmuyor işte. Erken finalle sonlanıp giden kaç dizi var böyle. Ki bazılarının hiç de fena olmadığı söyleniyor.

Bir dizi izlemek en azından kulak vermek isterim tabii. Ama sırf dizi izlemek için zaman ayırabilecek tahammülü olmayanlardanım. Dizi dediğin dizi dizi şeyler sunacak. Öyle çok para harcamaya da gerek yok. Çekilen mekan mesela.  Metropoller dışında, biraz uzaklarda öyle yerler var ki. Mimari oralarda şiir gibi. Briket ve betondan, hazır çimentodan kuleler değil, oymalı,  işlemeli, yontmalı taştan, demir ya da ahşaptan el işçiliği kapılardan  mimarinin hasını yansıtan yapıyla dolu kentlerimiz var. Hatay gibi. Mardin gibi, Kars gibi. Hala çiftlikler var; ama diziler küs onlara. Çiftlikle, tarımla  pek ilgilenmesek de gezmeye Avrupa’ya gidince ne görüyoruz orada ilk? Koca bir çiftlik gibi değil mi Avrupa dediğin? Tarım hem de nasıl yapılmıyor mu tüm Fransasından, Belçikasından Almanyasına? Ve gelişmiş, büyük güç olmuş tek bir devlet var mı ki  tarım yapılmıyor olsun? Fransa bağcılık yapmaz mı, patates üretmez mi? Hollanda koskoca bir köy gibi değil mi kanallar arasında  kalmış her yerde denizden alçak küçük bir toprak parçasına oturmuş beyaz inekler geviş getirirken? Gerçeklik bunlarda, böylesi karelerde işte.
 
Dizi dışına gözünüzü çevirdiğinizde gördüğünüz ile gözünüzü diziye çevirdiğinizde gördüğünüz arasındaki gerçek olmayana yönelişe ait orantıda. Orantılar ters oldukça  gerçeklik duygusu uyanmayacak ve sonunda diziler sonsuz uykusunda dalacak bitiş vaktinden önce.

Oysa bir dizi vardı 71 hafta boyunca beklenen, 71 hafta sonunda da asla unutulmayan. Hem de nasıl gerçekti o dizi olduğu için dizi demek zorunda kaldığımız olgu. Mutfaktaki en az yirmi beş yıllık baharat takımına dek. Eski pervazlarından Kozcuoğlu kızlarının pirinç karyolalarına, biraz Rüzgar Gibi Geçti’nin Scarlett O’Harası modasını andıran çiftlik yaşamına uygun giysileriyle. Hele çamurlu siyah lastik çizmeler vardı ki Asi ayaklarda…Nasır tutmuş gepegencecik bir veteriner kızın elleri hele... Salgın hastalığa yakalanan ağıldaki koyun sürüsü… Sabun şenlikleri... O şenlikte içine altın konulan sabunun kime çıkacağı heyecanı... Çiftlikteki tavuğundan ördeğine, atına  hayvanlarla iç içe yaşam... Çeyiz düzmeler... Sandıktaki anneden kalma, dededen toruna hediye çeyizler ya bakırından yemenisine.
 
ASİ dizisi efsane oldu. Pek çok etmen var elbette mimarisinden giysilerinde, saç modellerinden,  kültüründen, çiftliğinden, kadrosundan, edebiyat uyarlaması olağanüstü güzel bir konu olmasından başka gerçeklik duygusuyla sizi içine çekmesiyle. Dizi oynamıyor da gerçek bir hayatı izliyorsunuz oturmuşunuz pencerenizden karşı pencerenin ardındakilere hissi vermesiyle. Şimdilerde bir diziye bakmam on dakika sürmüyor. Çekemiyor içine hiçbir dizi çünkü. Oysa beklenti, gerçeklik hissi vermesiyle dizinin kanıksanması. Bir dizi izleyemiyorsak benimseyip de, nedeni bunlar işte.

Biz bunlarsak eğer, gerçekliğimiz de bunlar. Hiç kimsenin evi iki ayda bir modaya uygun olarak tefriş salonları gibi döşenmez. Ama dizilerde döşeniyor. Bu, gerçeğe aykırı. Aykırılıkların sonucu ayrıksılık. O zaman dizi, tefriş salonu izlemeyi sevenlerce izleniyor tek. Ve yeni dizi arayışına gidiliyor. Oysa arayış, gerçeklik duygusu uyandırmak olsaydı…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.08.2016, 11:14
@AcemiDemirci

8 Şubat 2012 Çarşamba

Asi Esintiler

Sevgili Asi Esintiler Takipçileri,


Blogumuz yeni bir yapılandırmaya gitme sürecinde şu günlerde. Bu nedenle yeni bir paylaşım yapılmayacaktır.


Acemidemirci'nin 'Asi' yazılarını 
http://asi-acemidemirci.blogspot.com/ adresinden,


diğer yazılarını ise 
http://acemidemirci.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz.


Bugüne kadar bizlerle olduğunuz için teşekkür ederiz.
Sevgilerimizle...
ASİ'den sonra ilk sitemizdi asiesintiler. Açılan ilk kapıydı Asi dizisinin bitiminin ardından asiseverlere. Asiseverler’i barındıran ilk çatıydı.2009’dan beri .Kapanan ilk sitemiz de asiesintiler oldu.


Asi bu. Bir de asi esinti üstelik. Esecek artık. Duramayacak yerinde. Belki Hatay ovalarına doğru uçuşacak. Yolun açık olsun ilk göz ağrımız. Benim için hep özel ve apayrı kalacaksın.

Acemi Demirci, 08.02.2012

2 Şubat 2012 Perşembe

Ben bu fıkraları yaşadım


Doğu Karadeniz gezisine çıkmıştık. Bütün bir gece süren yolculuktan sonra sabah Ünye’deydik. Orta Karadeniz’de. Bir gün tutan yolculuğumuzun ardından akşama, ilk konaklama yerimizde, Uzungöl'de olacaktık.

Uzun yolculuğun ardından ilk konaklama yerimiz Uzungöl’de, otobüsten heyecanla indik. Bungalovlarımıza bavulları koyar koymaz akşam yemeği öncesi küçük bir orman gezisine çıkacaktık.

Su tereleri, eğrelti otları, binbir çiçek arasından akan; incecik ibrişimleri andıran dereler boyunca yürüdük. Fotoğraf çekmekten, doğaya doyasıya bakamıyorduk. Şöyle adamakıllı gözlerimizi dikip de seyredemedik bile daha ilkten etrafı. Her çiçeği, dereyi, otu, böceği çekmek istiyorduk. Çünkü her şey resmedilecek kadar güzeldi; olağanüstü güzeldi.

Bize kalsa alıp başımızı kaybolacaktık ormanda. Allahtan rehberimiz bizden daha kontrollü çıktı bu güzellikler karşısında ve akşam yemeğine yetişebilmek için dönmemiz gerektiğini hatırlattı.

Hep gizliden gizliye, hissettirmemek istercesine atıştıran yağmur, dönüşte arttı. Öyle ki yağmurluklarımızdan içeri işledi damlalar.

O kadar ıslanmıştık ki, üstümüzdekilerin ertesi güne kuruması gerektiğini bildiğimizden yemek salonundan önce bungalovumuza uğrayıp, ıslanan üst başımızı asıp kurutmak istedik.

Tek göz oda ve banyodan oluşan bungalovumuzda dolap bakındık. Dolaptan askı alıp, yağmurluklarımız, ıslanan pantolonlarımız ve pamuklu hırkalarımızı asacaktık.

Dolap yoktu odada. Dolayısıyla askı da.

Çam duvarlarda sabit bir askı olur mu diye bakındık. O da yoktu. Etrafa iyice göz gezdirdik. Giysilerimizi asabileceğimiz bir çivi, çengel, askı görebilmek umuduyla. Ne askı ne de askıların yan yana dizilip asıldığı iki ucundan sabitlenmiş askılık göremedik. Üstelik askı olsa bile askıyı asabileceğimiz tek bir çakılı çivi yoktu. Askıyı nereye asacaktık?

Islanan yağmurluklarımız ve üst başımızı, bungalovdaki iki kapı ve bir pencere koluna asıp, yedeklerimizi giyerek danışmaya gittik.

Durumu anlattık. Odada ıslanan giysilerimizi asabileceğimiz bir çivi dahi olmadığından bahsettik. Resepsiyondaki kız, bizi dikkatle dinledikten sonra,

-Tamam, ben size hemen birkaç askı vereyim, dedi.
-Ama askı verseniz bile askıyı asacak bir yer yok ki, dedik.
-Tamam işte, askı vereceğim ya size, giysilerinizi ona asarsınız, dedi.

Eşimle birbirimize baktık, gözlerimiz arsızca gülüyordu. Resepsiyondan çıkar çıkmaz katıla katıla gülmeye başladık. Karadeniz’deydik. O güzel yemyeşil Karadeniz’de. Umulmadık fıkraların içine bizi dalgalarıyla şimdiden çeken Karadeniz'de.

Yemek çok güzel geçti. Kolbastı oyununu izlemeye doyamadık. Kolbastıyı yorulmamacasına oynayanlar, az önce bizim kafile ile birlikte İstanbul'dan iki, Ankara'dan da bir kafileyi canhıraş, deliler gibi koşturarak ağırlayan restoran çalışanlarıydı. O kadar güzel oynadılar ki gerçekten tam bir Karadenizli olmadığıma, yarım Karadenizli olduğuma çok hayıflandım.

Ben ortaokulu Ünye'de okuduğum için yarı Karadenizli dönmüştüm Ankara’ya. Kendimi hep yarı yarıya Karadenizli belledim bu yüzden.

Ankara'da doğmuştum. Ankaralıydım. Annem babam Kapadokyalıydı. Aksaray’dan. Ben de Aksaraylıydım. Ve ortaokuldan sonra da yarı Karadenizliydim. Çünkü çocukluğumun en güzel yıllarında Karadeniz’de, Karadenizli bir çocuk gibi büyümüştüm. Ünye’de. Fındıklıklar başak yapmış, kara kumlu Karadeniz sahilini seyretmiş, girdaplı sularında yüzmüştüm.

Eşim Boşnak olduğu için evlendikten sonra Boşnaklık da bulaştı bana.

Kolbastı oyununu garson kızlar ve genç çocukları iyice yorana, onlar nefes alamaz hale gelene kadar oynattıktan sonra yemekhaneden ayrıldık. Saat yedide kahvaltı vardı. Biz de altıda uyanmak istiyorduk. Resepsiyona bir kez daha uğradık , sabah uyandırılmamızı isteyecektik.

-Oda uyandırma var mı, diye sorduk.

Az önce askı meselesini konuştuğumuz kız resepsiyondan gitmiş yerine daha onyedisinde belki olan bir oğlan gelmişti. Çocuk bize uzunca baktıktan sonra,

-Var, dedi.
-O zaman bizi saat altıda uyandırın, deyip ayrıldık.

Odaya varır varmaz sabah uyanmamızı garantiye almak için telefonun çalışıp çalışmadığını kontrol ettik. Telefon çalışıyordu. İçimiz rahatlamıştı. Oda uyandırma servisinin bizi uyandıracağından emindik.

Sabah kapının şiddetli vuruşuyla uyandık. Eşim fırlayıp kapıyı açtı. Karşımızda, oda uyandırma servisi istediğimiz çocuk vardı.

-Hayırdır, dedi eşim çocuğa.

-Oda uyandırma istemiştiniz ya, dedi oğlan büyük bir ciddiyetle.

Eşim teşekkür edip kapıyı kapattı. Çocuğun uzaklaştığından emin olur olmaz koyverdik kahkahaları. Gülmekten yanaklarımız ağrıdı. Ne güzel başlamıştı sabahımız. Oda uyandırma servisi burada telefonla değil bizzat kapıya kadar gelinerek veriliyordu.

Sabah kahvaltısından sonra bavullarımızı otobüse yükleyip, yaylalara yöneldik. Gezeceğimiz yaylalar vardı. Konaklayacağımız başka başka oteller ve yerler olacaktı.

Otobüsümüzle geçtiğimiz yollardan birinde rehberimiz bize “az sonra Türkiye'nin en bilinen tabelasının önünden geçeceğimizi, bu tabelayı kaçırmamak için tetikte olmamızı” söyledi.

Tabelayı görebilmek için hepimiz camlara yapışmıştık. Ama buna değdi.

“Restoranımız iki yüz elli metre geridedir” yazıyordu tabelada. Tüm otobüs kahkahaya boğuldu.

O gece konakladığımız otelin yangın merdiveni bizi hem güldürdü hem çok düşündürdü. Yangın merdiveni ahşaptı. Yangında yanarken nasıl olup da yangından kaçmak isteyen insanların kaçış yolu olabilecek diye düşündük kara kara. Uyumadan önce dualarımıza otelde yangın çıkmamasını da ekledik.

Sabah kahvaltıdan sonra, bizi yaylalara taşıyacak minibüslere bindik. İlk minibüs dolmuştu. Arkasındakine doğru ilerledik. Minibüsün göğsünde kocaman bir yazı vardı. “Antibiyotik” yazıyordu. Çok ilgimi çekti bu yazı.

Elevit yaylasına çıkarken şoförümüzün köyünden de geçecektik. Hayli yüksekte, dağın başında, yemyeşil, ormanla kaplı, ulaşımın zor olduğu köyün tek ulaşım vasıtasının şu an bizim içinde olduğumuz minibüs olduğunu öğrendik.

Biraz ilerleyip, şoförümüzün çok konuşkan, güleryüzlü, aslında konuşmak için bahaneler aramakta olduğunu görünce, bir cesaret minibüsün üzerinde “neden antibiyotik yazıyor” diye sordum.

Antibiyotik, köylülerinin şoförümüze taktığı admış. Köyün tek ulaşımın aracı olan bu minibüs ile şehre, Rize'ye ya da ilçelere inen şoförümüz, şimdilerdeki adıyla Antibiyotik, köylülerin tüm ihtiyaçlarını karşılayarak eli kolu dolu dolu dönüyormuş köye. Yani köylülerin ne ihtiyaçları varsa bu araç karşılıyormuş. Köylülerin her dertlerine devaymış bu minibüs. Tıpkı antibiyotik gibiymiş köylüler için. O yüzden minibüs de şoförü de antibiyotik diye anılmaya başlanmış uzun zamandır köylülerce. Artık kendi adıyla seslenen biri olsa bile başını çevirip bakmıyormuş şoförümüz Antibiyotik. Bir kez daha gülmekten kırılıp geçtik.

Yaylalardan birinin çevresinde yürürken rehberimiz “bizi öyle bir markete götüreceğini, orada -yok yok- olduğunu” söyledi. Yaylaların alabildiğine uzandığı, inek sürülerinin kah sis altında kalıp kah tek tek ortaya çıktığı, koca Avusor gölünün sisten dolayı gözükmez olduğu bu dağ başında "nasıl olur da yokun yok olduğu bir market bulunur" diye meraka düştük.

Ama vardı. Tepelerden birinin üstünde derme çatma, büyükçe, bakkalımsı bir yer yapılmıştı. Adı “Yok Yok Bakkalı” idi.

Gerçekten de yok yoktu bakkalda. Transistörlü radyodan, eski ve kulpu kopmuş olsa da pazar çantasından, el fenerinden, çizmeden, bahçe eldiveninden, kazmadan, çividen, kibrite, ekmeğe her şey vardı. Bir bakıyorduk örgü ipi, bir bakıyorduk çamaşır ipi ve mandalı vardı. Çok zengin bir marketti gerçekten. Yok yoktu.

Hepimiz bakkalın resmini çekmeye koyulmuştuk. Tam kapının önünde duran yaşlı biri çok ilgimi çekti benim.

Bu yaşlı adam, sanki on sekizinci yüzyıl İngiliz romanlarından çıkmış gibiydi. Belinden dizine kadar bollaşarak inen, dizinden paçasına kadar daralmış ve bacaklarının yanlarında dört beş düğmeyle iliklenen ekose desenli lacivert yeşil kaşe yün kumaştan bir pantolonu, kahverengi fitilli kadifeden ceketi ve başında bizim Macaristan’da satın almaya kalktığımız mantardan yapılma tepesi kavisli bir şapka vardı. Doğu Karadeniz’de, az sonra tazılarıyla tilki avına çıkacakmış gibi görünen, İngiliz tarzı giyimli bir yaşlı adam ile karşılaşmıştık.

Buradaki köylüler böyle giyinmediğinden, farklı giyimli yaşlı adam çok geçmeden turdaki hemen herkesin dikkatini çekti. Turun gençlerinden biri arkadaşlarına yaşlı adamı göstererek “hangi çizgi filmden kaçtığı” hakkında güle şakalaşa tahminde bulunuyordu. Yaşlı adam hışımla döndü ve;

“Ten Ten”, dedi.

Meraklı genç , susakaldı. Bu yaşlı adam, çizgi filmleri de biliyordu.

Genç, özür dilemeye başlarken yaşlı adam gence “okuyup okumadığını” sordu. Çocuk okuyordu. Kolejde.

Yaşlı adam mükemmel bir İngilizce ile çocuğa bir şeyler söyledi. Bu kez de donakaldı çocuk. Yaşlı adam kahkahalara boğuldu.

Konuşmalara tanık olan kafile, yaşlı adamın etrafına doluştu. Sorular ardı ardına geliyordu.

Yaşlı adam ilkokuldan sonra buradaki köyünden çıkmış. Liseye kadar Rize’de okumuş. Sonra İstanbul'a gidip mühendislik okumuş. Mühendis çıkar çıkmaz da köylüsü bir kızla evlenip, Amerika'ya, oradaki akrabalarının yanına gitmiş. Çocukları orada doğmuş büyümüş ve hala oradalarmış. On yıl önce Amerika'dan dönmüş. Oradaki düzenini, işlerini oğullarına bırakıp, yaylalarla kaplı memleketine gelmiş. Dosdoğru köyüne gidip, oraya yerleşmiş. Şimdi Rize'ye bile gitmiyormuş. Varsa yoksa köyü, dağı, tepeleri, gölü, yaylasıymış. İlkokuldan beri buraların özlemini çekmiş hep. Şimdi, bir gün dahi olsa ayrılmak istemiyormuş artık köyünden.

Tur programında olmayan ama hem kısa bir trekking hem de sohbet etmek için geldiği Yok Yok bakkalında iyi ki tur gezisi kapsamında karşımıza çıkan yaşlı Karadenizli’den çok etkilenmiş halde, onu bunca yıl hasretini çektiği yeşil tepelerde bırakırken, Karadeniz'in nasıl da sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha anlayarak ayrıldık Yok Yok bakkalından.

Yok yok bakkalında yok yoktu gerçekten. Nefis bir anı bile edinmiştik bakkalda.

Gezi bitmiş, Şubat ayında taşındığımız, dairelerin yarısının hala satılmamış olduğundan boş kaldığı apartmanımıza dönmüştük.

Biz tatile çıktıktan sonra birkaç daire daha satılmış ve taşınanlar olmuş. Bunlardan birisi de bizim kattaki dairelerden biriydi.

Hafta sonu yeni taşınan komşumuza “Hoşgeldiniz” demek istedim. Yeni komşumuzun bir Karadenizli olduğunu öğrenmiştim, diğer komşulardan. Ben de yarı Karadenizliydim ya zaten. Hemen tanışmak istedim bu yüzden.

Kapılarına vardım. Tüm daire kapılarının üzerinde asılı pirinç levhalarda olduğu gibi onların kapısındaki pirinç levhada da daire numarası yazıyordu: 25.

Pirinç levhanın altına şeffaf bantla tutturulmuş bir kağıt ilişti gözüme. Kağıda tükenmez kalemle bir şeyler çiziktirilmişti. Üzerinde rakamla 25 yazan pirinç levhanın altındaki kağıtta harflerle: “Yirmi beş” yazıyordu. Gülesim geçene kadar zili çalamadım.

Kapadokyalılar da bazen Karadeniz’i aratmayacak güzellikler sunar. Bir keresinde bize de sundular.

Kapadokya, annemin babamın yani benim memleket. Annemle babamın ve onların gidebildiğince anne ve babalarının yaşadığı peri bacalı, güzel atlı diyar. Zaman zaman fırsat buldukça yaptığımız gibi yine bir haftasonu oradaydık.

Ihlara Vadisini gezip, o muhteşem kaya oymalarıyla gözlerimiz şenlendikten; Ihlara Vadisi içindeki ırmağın şırıltısını dinleyip, yelken çiçeğinin sanki kıpkırmızı açmışı gibi gözüken yılan yastıklarının bezediği ıssız mağaraların serinlediğinde soluklandıktan sonra, Hasan Dağı’nın doğal meşe ormanı ile kaplı etekleri boyunca, leyleklerin refakatinde, doyulamaz lezzetteki suyunun ününün alıp başını gittiği Halvadere köyünün pınarı başına gelmiştik. Pınardan su içecek, yanımızdaki boş şişelere de su dolduracaktık.

Geniş bir çayırlık uzanıyordu Hasan Dağı’nın eteklerinden Halvadere köyüne doğru. Dümdüz, yemyeşil. Sarı papatyalarla, kır çiçekleriyle kaplı. Mis kokulu.

Pınara yönelmişken, gözüme alabildiğince uzanan yeşillikte, içinde biri yaşlı bir kadın olmak üzere birkaç kişinin oturduğu küçük bir alanın demir çit ile çevrilmiş olduğu ilişti. Göz alabildiğine uzanan yeşillikte, onca yer varken demir çitle çevrili küçücük bir alanın içinde birkaç kişinin oturuyor olması çok ilgimi çekti. İçmelere kanamadığım ve üstüne daha lezzetli bir suyla hala karşılaşmadığım, şekerden tatlı Halvadere suyunu kana kana içip, demirle çevrili alana yöneldim.

Birkaç oda büyüklüğündeki alanda, çimlerin üzerinde bağdaş kurup oturmuş başı yaşmaklı, çiçekli pazenden şalvarlı, elleri kınalı yaşlı köylü kadına gülümsedim. “Her taraf yemyeşil bir cennet olarak uzanıp giderken neden illa bu dar ve demirle çevrili alanda oturduklarını" sordum.

Yaşlı teyze bana inanamıyormuş gibi hayretle baktı. Sanki ne vardı bunda bilmeyecek de bu soruyu sormuşum gibi.

-N’örecez guzum burada. Park burası. Ondan burada oturuyoruz.

Çevreye baktım. Neredeyse uçsuz bucaksız gibi görünen yeşilliğin köye hayli uzak olan bir yerinde, sırf park diye çitle çevrili alanda oturan teyzeye saygıyla teşekkür edip, tekrar Halvadere suyundan içmeye koyuldum.

Halvadere’nin insanları da tıpkı suyu gibi şeker mi şekerdi.

Acemi Demirci, 04.01.2012



26 Ocak 2012 Perşembe

Bu sabah kuşlar selam verdi, kar beyazından

Bu sabah kuşlar selam verdi, kar beyazından
Lodo snasıl da  ılık ılık esiyor Ocağın bu sabahında. Hep okşar lodos, ılık eliyle. Değişi, tatlıdır. Ama çarpar. Çarpması vurgundur, vurucudur.
Her sabah inilen yokuşta işte yine Ayşe. Hatırlı bir yokuş. Bir kilometre bile değil belki ama dik mi dik. Dik açıya arkadaş bir açıda meyilli.
Şehrin göbeğinde olmamak, şehrin yuttuğu hatta çoktan hazmettiği çok şeye yakınlık demek. Herkes o yüzden şehrim göbeğinde olmayan bu yana kayıyor. Yok yok, kaçıyor. Nefes alabilmek için. “Koca bir otoparkta yaşıyorum” hissini artık tatmamak için.
Bura kuşlarını belledi o, çoktan. Zaten Ayşe'nin ilk işidir kuşlara bakmak gittiği her yerde. En önce hüthüt kuşunu görmek ister. Sevginin sembolüdür ibibik ya da çavuşkuşu da dedikleri hüt hüt. Bir kere görmüştü çok evvelce. Evlenmeden hemen önce.
Beş dakika hadi en fazla yedi dakikasını alır yokuş. O, en fazla yedi dakika içinde bazen yedi harika görüntü ile karşılaştığı olur. Aslında herkes karşılaşır da onlar görmez; çünkü baktıkları başka şeyler, kuş, böcek, çiçek değil.
Bu sabah da daha yokuşun başına gelmeden belliydi harikalarla dolu bir gün olacağı. Alice bile bu sabah burada olmak isterdi; kıskanırdı belki buradaki harikaları.
Gök başlı, ince yapılı kerkenezin sesini duydu ilk. Arka balkondan hep izlediği, renklerine vurgun olduğu kerkenezi. Yukardan,  kii kii diye geliyordu ötüşü. Kerkenezin ötüşünü duyar duymaz başını kaldırdı  Ayşe.  Arka tepelerin, çatıların gök başlı konuğuna baktı. Hemen gördü gök başlı kerkenezi.
Böyle güzel bir mavimsi gri ya da grimsi mavi olur mu? Pastel renkli. Çekingen bir masmavi; griye çalan. Göklere nispet. Yetmemiş, o mavili gri akmış  kanatlara; boydan boya mavimtrak bir griye boyamış kanat kenarlarını da. Kanatların geri kalanı, kerkenezin  sırtı gibi paslı kahve. Bir de süslü sırtı, bir de süslü. İri koyu benekler düşmüş kerkenezin sırtına, payet niyetine. Pek alımlı bu kerkenez. Erkek galiba. Başı mavimsi olanlar erkek olurmuş.
Kii kii diye öttü yine kerkenez. O da öğrenmişti sabahları “günaydın” demeyi. belli ki. Alıştırmış demek Ayşe,  kuşları da selamlaşmaya. Yeter ki sevilsinler kuşlar. Anlıyorlar ve seviniyorlar sevildiklerine.
Gök başlı kerkenez, bir zaman dolandı yukarda. Yüksek blokların çatılarına doğru uçtu. Sesi gelmedi sonra. Konmuş olmalı. Sanki bir arkadaşına gülermiş gibi gülümseyerek izledi Ayşe,  kerkenezi. Nasıl da bir ses, bir renk, bir hareket katıyor karlı, beyaz renkli  bu güne. Çiçekler, yerin renkleri; kuşlar da göğün.
Servis beklediği yer vıcık vıcık olmuştu tuzla karışıp erimiş, çamur rengini almış kardan. Karşıdaki serpme evlere takıldı gözleri. Müstakil evlerde yaşamayı sevenlerin üç katlı evleri, tek tek çoğalıyordu eski tarlaların üzerinde. Yeşile, pembeye, beyaza, bordoya boyanmıştı evler. Çoğunun bahçesinde köpek vardı bekçi niyetine. Havlamaları, yüzlerce metre öteden duyuluyordu. Ürkütücüydü.
Koskoca Eskişehir Yolu’nun orta refüjünde dizilmiş, eğilir gibi zarifçe öne doğru meyletmiş yüksek elektrik direklerinin üzerinde uçan ince yapılı kuş, tombul karınlı bir güvercin değildi. Minicik serçeler de değildi. Gök başlı kerkenez, uçup gelmişti demek ki çatıdan.
Kerkenez, bir müddet karşıdaki ekilmesine az kalmış tarlaya bakındı. Tarladaki boyvermiş otlar, tarla kenarlarındaki dikenler hayli sık ve boyluydu. Yirmi santimi geçen kar, yola atılan ve araçlarca etrafa sıçratılan tuzun da yardımıyla erimeye başlamış, yer yer kara lekeler halinde toprak gözükür olmuştu. Kerkenez, avcı kuşlara has  dikkatle kolluyordu karşıları.
Öne eğik elektrik direğinden kalktı, karla kaplı boş tarlanın üzerinde döne döne uçtu.
Durağında bekleyen Ayşe, bu gösteriyi sabahın güzelliğine yordu. Belgesel izlemekten daha gerçekti gördükleri. Birebir gözünün önündeydi kerkenez ve kerkenezin uçuş oyunları.
Kerkenez, havada asılıymışçasına durdu. Kanatlarını çırpıyor; ama uçmuyordu. Sabitçe kalakalmıştı havada, durur gibi.Asılı durduğu yerden yeri kolaçan ederken avlanacak bir şey görmemiş olmalı ki  başka bir yana uçtu. Biraz daha ileriye. Orada da asılı kaldı bir müddet.
Bu asılı kalmalar, biraz daha ileriye, daha ileriye doğru adeta her karışı santim santim tararcasına; gözden geçire geçire devam ederken Ayşe’nin servisi geldi. Ayşe, havada asılı kerkenezi bırakıp servise bindi.
Uzunca bir yol kat ediyorlardı servisle. Normal havalarda kırk beş dakika, kışın buzda üç saatte eve geldikleri olmuştu.
Konutkent bembeyazdı. Siteleri kaplayan doğu ladinlerinin dalları, kaç gecedir yağan karla yüklendiğinden daha da eğilmişti. Yatık yatıktı.
Kocaman bahçelerdeki yeniyıl çalılarının kırmızı yemişleri, çalıyı kaplayan karların içinde kırmızı boncuklar gibi seçiliyordu.
Yaprakları tamamiyle dökülmüş kızılcıkların yerden yanlara doğru eğim yaparak yükselen kızılımsı, bordomsu hoş renkli dalları, bembeyaz karların üzerinde,  beyaz bir vazodan fışkırmış dallar kadar neşeliydi.
Konutkent’teki parkın köşesinde bir adam gördü servisten biri. “Avcı” diye haykırdı.
Ayşe, tüm dikkatini pencereden dışarıya yöneltti. Avcı kıyafetlerini giymiş, şapkalı bir adam, tüfeğini sırtına vurmuştu. Yanında büyücek bir çanta vardı. Belli ki erzakı, av malzemeleri ve küçük ocağı içindeydi. Koyu kahverengi renkli dişi av köpeğinin tasmasını kavramıştı birazdan tetiğe basacak eliyle. Hayvan sabırsızlanıyordu av için. Avcı, av köpeğini güçlükle zapt ediyordu. Ayşe, avdan hiç haz etmezdi.  Çok değil üç beş saat içinde patlayacak tüfeğin saçmalarının hangi kanatları kıracağı, hangi kınalı boyunları kana bulayacağını düşünmeye katlanamadı.
Çevre yoluna çıktıklarında, yolun iki yanı kardan kuşak takmışçasına bembeyaz uzanıp gidiyordu. Sanki kar erimiş de, arada bir  kara renkli toprak görünüyormuş gibi  duran kara  lekelere dikkatle bakınca karda yem bulamayan küçük bir keklik sürüsünün  yola yakın yerlere yemlenmeye geldiklerini anladı Ayşe. Yedi keklik sayabildi servis geçip giderken, göz açıp kapayana kadar.  Keklikleri geçmişlerdi ki takkeli corruk da denilen toygarları gördü. Onlar zaten yol kenarlarını çok severdi. Hep yol kenarına iner, yolda yürürlerdi başlarında dikçe tüylerden  hotozları olan, serçeden hallice takkeli corruklar. Birkaç adım atar, dururlardı. Sonra sanki dans edermişçesine yeniden yürürlerdi; hızlı hatta telaşlı.
Biraz ilerde daha kalabalık bir keklik sürüsü görülüyordu. Karın üstünde, yola yakın.  Erimiş karlardan gözüken toprağı eşeliyorlardı. Az ilerde, bir çamın dibinden bir keklik yola dik hafif bayırı inmek istermiş gibi bir adım attıysa da ürktü. Çamın dallarının korunağından ayrılamadı. Koca ağaçlandırma alanında atmacaların, şahinlerin  olduğunu da biliyordu Ayşe. Ondan başka gören olmazdı şahinleri. Yaprakları kurumuş, çıplak dalların üzerine konduklarında, hala düşmemiş iri yaprakları ya da yan yana dizili, uzun fasulyemsi ağaç tohumlarını andırırlardı.
Arkası dönük olarak konduğu bir ağacın tepesinden, ağaçlandırılmış geniş alanı süzüyordu atmaca O da bu sabah av peşindeydi. Ankara’yı kaplayan kar, aç bırakmıştı besbelli kerkenezi, keklikleri, takkeli corrukları ve atmacayı.
Senelerce şehrin hep göbeğinde, en civcivli yerlerinde yaşadıktan sonra şimdilerde tabiatı, huzuru, sakinliği ve düzeni sevenlerce bir kaçış yeri olarak bellenmiş semtlerine geldiklerinden beri karı, baharı, ağaçları, ağaçların konukları kuşları  kayalarda, çeşit çeşit ağaçlarda, tarlalarda görüyordu. Hep istediği dekorun içindeydi. Doğal temalı. Bayır çiçekleri kokulu. Gökyüzünde kanat çırpan çeşit çeşit kuş sesinden şarkılı.
Aç kuşlar, Ayşe’ye avcıyı hatırlattı. Bu sabah, iki cins avcı görmüştü Ayşe. Kerkenez ve atmaca bir de Konutkent’teki parkın köşesinde kendisini almaya gelecek avcı grubunu bekleyen tüfeğini kuşanmış avcı. Kerkenez de atmaca da  tabiatları gereği avlanıyorlardı. Doğanın dengesiydi hem onların avcılığı. Ama avcı, keyfi için avlanıyordu.
O avcı şimdi yolda olmalıydı. Çubuk taraflarına mı, Nallıhan taraflarına mı gidecekti acaba av için. Belki de Polatlı’ya doğru giderdi. Hoş şimdilerde evler tarlaların içlerine yapıldığı için dağlar da düzlükler de çok uzak değildi.
Yem bulabilmek için yola çıkmayı bile göze alacak kadar aç keklikler, kaçabilecek miydi acaba avcının fişeklerinden? Ya takkeli corruklar? Kaç kekliğin kınalı boynu kana bulanacaktı? Akşam yemeği olarak masaya konacaktı.
Kuşları görmek ne güzeldi ama kuşların kanlı boyunlarını düşünmek nasıl da iç acıtıyordu. Bembeyaz gün, kuşların kanıyla kızıla çalacaktı avcının gittiği yerlerde. Av, en çok deliceye, şahine, atmacaya, kerkeneze yakışıyordu.
Acemi Demirci, 26.01.2012

18 Ocak 2012 Çarşamba

Bozbulanık pustan düşen benekler: Kar


Kurmalı, eski tip mavi saat, sabahın altısında çaldı. Çocukluğunda uzunca kaldığı Aksaray’da, dedesinin evindeki ağır, gümüşi renkli o eskilerin saatine çok benzediği için Çeşme Pazarı’nda görür görmez almıştı mavi saati. O günden beri de o saatle uyanıyordu. Çocukluğundaki gibi.

Hava hala ağarmamış oluyordu saat altıda; Ocak ayının ortasında; Ankara’da. Ağardığı da yoktu ya aslında gün boyu, adamakıllı. Sis, pus kaplamıştı her yanı. Kış demek artık pus anlamlı olmuştu Ankara’da. Günlerce bekledikleri kar, sonunda öyle bir yağmıştı ki ortalık buz kesmişti.

Düz yerlerde oturmamıştı hiç olgit. Hep yokuşlu yerlerde olmuştu evleri. İnmiş ve çıkmıştı yokuşları yaz sıcağında; kış ayazında, buzunda. Hayat gibi.

Yokuşlar değişmişti; ama yokuşlu hayat değişmemişti. Yine dik bir yokuşun başında oturuyorlardı. Eskiden tavşanların gezdiği, tilkilerin yuva yaptığı boz bir tepenin yerinde şimdi beton bloktan bir tepe görünümündeki yeni evleri yükseliyordu.

Arkalarında kalan bir üniversitenin yerleşkesinin ormanına baktı, tülü aralayıp. Mazılar, ardıçlar, karaçamlar, kavaklar, at kestaneleri, iğdeler ile kaplıydı arkadaki tepe silsilesi. Mazıların çoğu kurak geçen yaza ve sonbahara dayanamamış, kurumuştu. İki yıl önce taşındıklarında yemyeşil olan mazılar, kahverengiye dönüşmüştü. Kar, yalnızca yemyeşil ibreli çamlarla kucaklaştığında beyaz neşesine bürünür. Yeşilin üzerinde bir başka edayla uzanır kar yığınları. Kuruyup kahverengiye dönmüş mazıları kaplayan karlar, sanki ağaçlarda değil de topraktaymış hissi veriyordu oysa. Kuru ardıçların, mazıların üstünü örterken beyaz bir kederi andırıyordu. Can vermekte gecikmiş olduğundan kederliydi; kurumuş ağaçların üstündeki kar.

Önceleri hayli sık dikilmiş olduklarından ot mu, çalı mı, fide mi ikilemine düşüren körpe çam fidanları epeyce boylanmıştı şimdilerde. Şamdan kolları gibi havaya uzanmış dalları, bariz şekilde seçilebiliyordu. Bembeyaz krema sürülmüş kocaman bir pastayı andıran tepeye dikilmiş körpe karaçam fidanlarının doğumgünü pastalarının üstündeki kıvılcımlar saçan mumları andıran dalları, yaramaz çocukların elleri gibi havaya kalkmıştı.

Tozuyan, uçuşan karlara daha bir dikkat kesildi, pencereden tepelere bakan Ayşe. Uyku sersemliğiyle kar yağıyor sanıp sanmadığından emin olmak istedi. Bu kadar soğukta kar yağmaz diye bilirdi çünkü. Akşam saat sekizde internetten hava durumuna baktıklarında, bu civarda hava sıcaklığı eksi sekiz buçuktu. Bu, kuru ayaz demekti. Sabaha kar görmeyi beklemiyordu hiç o yüzden.

Kar, yağıyordu ama. Lapa lapa yağıyordu. Tadını çıkara çıkara düşüyordu taneler, usul ve nazlı. Sanki susuzluktan erimiş barajları suya kandırmak; yazın sıcağında kavrulmuş mazıların, kurumuş ağaçların gönlünü almak; bahara kadar sarmalanacağı örtüsünden mahrum kalmak istemeyen toprağı sarıp sarmalamak istercesine. Bembeyaz sakin haliyle uzandığı çam dallarında, toprağın üzerinde bahar güneşinde eriyene kadar sessizce uyumak istermişçesine. Müjde müjde iniyordu salınarak, nazlı kar taneleri.

Yan sitenin kendilerine bakan bloğunun bacasından tüttüre tüttüre çıkan bulutlar gibi kabarık duman, rüzgarla savruldu; pencerelerinin önünden akıp gitti. “Sis Dağları’nın bulutları mı yürüyor acaba” diye düşünse de ne Karadeniz yaylalarındaydı şu an ne de Sis Dağları'nı sise bürüyen bulutlar geçiyordu pencerelerinin önünden. Komşu bloğun bacasından çıkan isli duman, pencerenin camını yalayarak, kıvrıla kıvrıla geçip gitti.

Önce küçücük taneler halinde atıştıran kar, çok geçmeden irileşti. Sonra savrula savrula, uçuşa uçuşa, döne döne yağmaya başladı, sanki kendince dans edermiş gibi. Masal kitaplarında çizili koca kar taneleri gibi tozutuyordu bulanık havada.

Az sonra ineceği yokuş kadar hatırlı apartman rampasının, yağan karın donmasıyla akşama ne hal alacağını düşünerek çağırdı asansörü. Yolun, gecenin ayazında kağıt gibi incecik, siyah buz tutacağından korkuyordu. Buzdan hep korkmuştu zaten. Ama buza hayrandı da. Gizli suydu buz. Derli toplu, ortada gözükmese de oralarda bir yerlerde saklı, ıssızlarda su demekti buzlar. Su da, hayat demekti. Ağaçların kurumaması demekti. Kuşların kanatlarını ıslata ıslata serinlemesi denekti yazın.

Zaten kalabalık olmayan ve sırf bu yüzden burada yaşamaya karar verdikleri caddelerinde, belediye otobüsünden başka araç yoktu görünen neredeyse. Bir de tek tük geçen servis araçları.

Zorlu yokuş, baharda ne kadar farklı olurdu oysa. Yarım kilometrelik yokuşu kaplayan geniş ve kısa cadde boyunca ne hayatlar fışkırırdı yol kenarında, Ankara baharında. Taptaze, coşkulu, kokulu. Ankara'nın Ankaralılarca bile bilinmedik gizli renklerini, gizli renklerin cümbüşünü sunarak.

Önce gelincikler patlardı tek tek. Kara göbekleriyle gülümserdi gelincikler her bahar, erkenden. Arsızından kırmızılar takıştırırlardı, simsiyah göbeklerinin etrafına. Uzanıp giden durgun beyazın erimesinin ardından kırmızının canlılığı, arsızlığı alabildiğine yayılırdı etrafa. Rüzgarda oynaşmayı pek severdi gelincikler. Narince bir o yana bir bu yana yatar dururlardı yelin önünde, rüzgarın şarkısından mest olmuşcasına. Yelin en iyi dostuydu onlar.

Alim düğmeleri, papatyalar, capcanlı sarı çiçekleriyle turp tepeleri, mor çiçekli küçük dikenler, deve dikenleri tek tek açardı baharda sırasıyla. Hepsi aynı anda açmazdı. Önce gelinciklerle başlardı çiçeklenmeye etraf. Sonra diğerleri açardı tek tek. Çoğu, solmadan önce bir diğerinin açtığını da görür, arkadaşlık ederlerdi farklı renkleriyle. Kır çiçeğiyken tek başlarına, kır çiçekleri olurlardı birlikte.

Zambakların, yabani lalelerin Ankara’da da, hem de nasıl gülümsediğini buraya taşındıktan sonra anlamıştı Ayşe. Beyaz, narin, ince yapraklı zambaklar, eflatun zambaklar, öbek öbek açmış iri pembe çiçekler kaplıyordu Mayısla birlikte ortalığı. Rüzgar çıkınca da onca renkteki onca çiçek salınır; salınmalar kokuya dönerdi, burcu ıtırlarla dolu. Mis kokular taşırdı rüzgar tepelerden, yol kenarlarından evlere, yokuşu inenlere, baharda.

Her yer yemyeşil çimle kaplanırdı Nisanla birlikte. Göz alabildiğine yeşil olurdu tepeler Mayıs bitmeden. Baharın ilk çığlığıdır yeşil çimler.

Koca öbekler halindeki çalımsı beyaz çiçekler, demet demet çöreklenmiş dururdu yeşil çimenlerin üzerinde.Temmuzla birlikte ne var ne yoksa solardı, sararırdı. Kocaman demetler halindeki beyaz çiçeklerin çalıyı andıran sapları kalırdı tek. Çıplak ve kederli.

Yüzüne düşen iri bir kar tanesi, Ayşe’yi çekip aldı bahara dalıp gittiği düşüncelerinden. Yokuşu inen bir belediye otobüsü az ilerisinde durdu. Belli ki kaymaktan korkmuştu.

Yerdeki karın tek tek bulgurlandığını fark etti Ayşe. Beyaz satenin üzerine minik inciler işlenmiş gibiydi bulgurlanmış kar yığını. Eriyiverecek kadar narin, donduracak kadar soğuk incilere baktı bir müddet.

Otobüs uzaklaştıktan sonra yola konan bir serçeye ilişti gözü. Serçecik ona bakıyordu. Belli ki çantasında simit, ekmek ne varsa kendisine atmasını bekliyordu. Yanına biraz buğday ya da bulgur almayı akıl edemediğine hayıflandı Ayşe. Yarın, kesinlikle serçeye istediğini verecek, ona bir kahvaltı sunacaktı. Serçe, biraz daha bakındıktan sonra uçtu. Çok havalanamadı; yolun kenarındaki kuru bir devedikenine kondu.

Saksağanların elektrik direğindeki yuvası boştu. Bu mevsimde yavruları da olmazdı zaten. Onca saksağan neredeydi bugün, görünmüyorlardı.

Yokuş boyunca uzanan ve henüz tam bitmemiş villaların çevresini kuşatan çite doğru kaydı gözleri. Başları belli bir açı ile öne eğilmiş betondan direkler, bir kaç sıra dikenli telle çevrelenmişti. Upuzun kuyruklarını arkaya sarkıtarak beton direklere konmuş saksağanları gördü ilk. Serçeler de dikenli tellere konmuş, kondukları yerde her biri büzülmüştü, başlarını içe çekip. Sesleri çıkmıyordu. Saksağanların da o her zamanki kavgacı, hırçın, saldırgan hallerinden eser yoktu. Yağan karın altında sinmiş kalmışlardı, çitin üzerine. Soğuk onların da içine işlemişti besbelli.

Oysa beyaz şeritlerle süslü lacivertli, yeşilli, en cevvalinden renkli tüyleriyle saksağanlar, her ağacın dalına konup konup kalkar, yerlerinde durmazlardı yazın. Serçelerin, güvercinlerin yuvalarını darmadağın eder; yavrularını kan revan içinde bırakıp, kendilerine ziyafet çekerlerdi. Vakur delicelere, atmacalara bile baş tutarlardı korkusuzca, yaz sıcağında. Atmacaları yuvalarının etrafında istemezler, kayalara konan atmacaların etrafını kuşatır, kuyruğundan çekiştirir; sonunda da kaçırtırlardı. Havaların soğuk olmadığı günlerdeki o haşin tavırlı, siyah, güçlü gagalı saksağanlar, uçamıyordu bile puslu, soğuk, karlı bu kış sabahında.

Yol kenarında, muhtemelen geceleyin başıboş köpeklerce taşınmış çöp poşetlerinin etrafında birkaç saksağan tembelce duruyordu. Başka zamanlarda poşetleri gagalayıp, didikleye didikleye yiyecek arayan saksağanlar, poşete gagalarını vuracak kadar bile güç bulamıyorlardı anlaşılan bu sabah.

Yolun karşısındaki otobüs durağında her sabah otobüs bekleyen öğrenci kızlar, bu sabah ilk kez bere giymişlerdi. Yol, çok geniş olsa da kolayca seçilebilen ellerinin siyah görüntüsünden yün ya da deriden eldiven giydikleri apaçık fark ediliyordu. “Soğuğa yiğitlik olmaz” deyişinin hem de nasıl anlaşıldığı sabahtı bu sabah.

Herkesin evinde oturup pencereden yağan karı seyretmeyi, rahat koltuğunda oturmuş televizyon izlerken kahvesini, çayını içip keyif yapmayı isteyeceği bu günde yine okula gidenler, işe gidenler yoldaydı. Ev keyfi denilince hep böyle günlerde evde olmak gelirdi aklına. Şehrin tam göbeğinde oturdukları onca yıl boyunca sabahları gördüğü perdeleri açık pencerelerinin kenarına iliştirdikleri koltuklarına oturup, bir yandan gazetelerini okurken bir yandan da burunlarının ucuna indirdikleri gözlüklerinin üstünden ara sıra gözlerini caddeye dikip, sabahın koşuşturmacasına umursuzca bakan emekliler geldi aklına. “İyi ki vaktinde emekli olmuşlar; bu zamana kalsalardı asla olamazlardı” diye düşündü.

Kar, tipiye dönmüştü sanki. Kırmızı başlıklı kız öyküsünü hatırlatan kırmızı beresinin kulaklıklarını daha bir çekiştirdi. Atkısını daha bir sarındı. Eldivenlerini gocuğunun bileklerinin içine tıkıştırdı. Soğuk havanın işleyeceği bir açıklık kalmayınca bilekleri üşümedi.

Her sabah o yokuşu inen iki üç kişi, yokuşun başında göründü. Birkaç gün evvel yağan ve buza çeken karlar, temizlenmişti. Yağan kar da henüz tutmamıştı, olsa olsa akşama buz tutacaktı yokuş; ama yokuşu inenler, her ihtimali düşünüp yolun tam ortasından yürüyorlardı. Ara sıra da arkalarına bakıp yokuşu inen bir araç var mı diyebakınıyorlar ya da tepelerdeki köpek sürülerinin yakınlarında olup olmadığını kolaçan ediyorlardı.

Köpeklerin ayak izleri hala duruyordu karlarda. Arkadaki üniversitenin kampüsünde geceleri sürüler halinde gezinen köpekler, yiyecek bulabilmek için buralara inmişti demek. Köpek ayak izlerinin yanında, ince ve uzun izler de vardı. Kuş izleri.

Yağmurlu, bulutlu, gökyüzünün kurşuniye çaldığı günlerde güvercin sürülerinin hep batıya, Eskişehir yönüne uçtuklarını görürdü. Bugün tek bir güvercin dahi yoktu uçan. Bloklara doğru baktı. Damlarda tüneyen güvercinleri seçebilmek umuduyla. Karla kaplı bembeyaz damlarda gri benekler gibi duran tek bir güvercin bile gözükmüyordu. Damların kovuklarına, saçaklara, balkon çıkmalarının gizlediği borulara tünemiş olmalıydılar.

Yolun karşısındaki durakta bir hareketlenme gördü. Bir araba flaşörlerini yakmış duruyordu duraktan az ilerde. Bir genç kız, duraktaki koltuğa çantasını koymuş, içini karıştırıyordu. Bilet çıkaracaktı belli ki cüzdanından.

Araba geri geri gelip, kızın önünde durdu. Kız aradığını bulmuş, çantasını koluna takmış, dimdik duruyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş halde. Arabaya bakar gibiydi. Eliyle arabaya işaretler yaptı. Tam o anda sürücü tarafındaki kapı hışımla açıldı. Bir genç, hızla indi. Kızı arabaya çağırdı. Kız, eliyle işaret yaparak gence gitmesini anlatıyordu sanki. Genç, kıza doğru ilerledi. Kızın elinden tutup çekiştirdi. Anlaşılan kızın her sabah bindiği arabaydı bu araba. Belli ki erkek arkadaşıyla kavga etmiş, aralarında bir tatsızlık olduğundan bu sabah binmek istememişti. Oğlan, kızı arabaya bindirip bir de kendilerini gördüğünden emin olduğu Ayşe’ye göz attıktan sonra gaza basıp, acı lastik sesleri çıkararak uzaklaştı; geceden tuzlanmış yolda. Kar, arabanın arkasından uçuşa uçuşa yağmaya devam ediyordu.

Ayşe, başını kaldırıp, yere inmiş gibi gözüken göğe baktı. Kar taneleri yüzüne yüzüne düşüyordu. Tam bu sırada bir arabanın sesini duydu. Yanıbaşında durmuştu araba.Servisi gelmişti. Kapı yavaş yavaş açıldı. Servisine bindi. Şöfor her sabah olduğu gibi yine radyoyu açmıştı; kulağına şarkının sözleri çalındı

“Her yerde kar var… ”

Acemi Demirci, 18.01.2012

22 Aralık 2011 Perşembe

Merhabalar,

Bugün, benim için çok güzel bir gün. Çok saygın bir edebi site olan Sanatalemi.net, ESKADER tarafından düzenlenen yarışın sonuçlarıyla mutlu oldum.

Yatkınlığım lafa değil, yazıya. Yazıyla sevinen biri olarak, yazıyla paylaşmak istedim sevincimi.

Deneme dalında birincilik, hatıra dalında mansiyon almışım. Allah'tan bu sevinçleri bana mutlulukla hep yaşatmasını diliyorum.

Acemi Demirci ya da Yasemin, 21.12.2011

Sanatalemi.net Edebiyat Yarışması Sonuçlandı.
Ara 19 2011 Yorum Gönder Yazar: ESKADER http://www.eskader.net/?s=yar%C4%B1%C5%9F

Sanatalemi.net Edebiyat Yarışması Sonuçlandı
ESKADER’( Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği)e bağlı olarak yayın yapan Sanatalemi.net sitesinin, vefat etmiş beş yazarı adına düzenlenen 1. Edebiyat Yarışması’nın sonuçları belli oldu.


Yiğit Özdemir ( Sanatalemi.net )
Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER)’ne bağlı olarak yayın yapan Sanatalemi.net’in, daha önce sitede köşe yazarlığı yapan, vefat etmiş beş yazarı adına açtığı 1. Edebiyat Yarışması’nın sonuçları belli oldu. Buna göre Yasin Mortaş “Şiir”, Leyla Asan “Hâtıra”, Aslınur Akdeniz “Makale”, A. Yasemin Yüksel “Deneme”, Ülkü Uslu ise “Hikâye” dallarında birinci seçildiler.
Ali Hakkoymaz, Bestami Yazgan, Cansaran Kızıltaş, Erol Mermer, Fatma Ersem Yargıcı, Hatice Opak Bilgin, Hüdavendigar Onur, Hülya Saygı, Hüseyin Sarıkoç, İbrahim Kalkan, Kemal Çiftçi, Mehmet Nuri Yardım, Recep Arslan, Şerif Aydemir ve Yusuf Dursun’un değerlendirme kurulunu oluşturdukları yarışmada 1. 2. ve 3. seçilen yarışmacılarla mansiyon kazananlar ve eserlerinin isimleri şöyle:

ŞİİR: 1. Yasin Mortaş: “Gün Tenha”, 2. Alparslan Akdağ: “Bir Hüseyin’em Kerbela’da”, 3. Yeter Demir Ekinci: “Yâr-î Gâre İstanbul Mektubu” Mansiyonlar: Mehmet Faruk Habiboğlu “Anadolu Divanı”, İbrahim Şahin “Alev Kanatlı Kuşlar Gördüm”, Mahmut Öztürk “Taş Kasidesi”.

HÂTIRA: 1. Leyla Asan: “Gönül Köprülerini Kurmaya Gidiyoruz”, Osman Arşın: “Dolma Kalem ve Mürekkep”, Nihat Malkoç: “Evvel Giden Ahbaba Selam Olsun Erenler”. Mansiyonlar: A.Yasemin Yüksel: “Nisan Sonunda Bahar Gelen Yollarda”, Taner Yüksel: “Bir Sonsuz Rüyaya Açılmış Gözler”, İbrahim Özgün: “Kırık Hikâye”.

MAKALE: 1. Aslınur Akdeniz: “Şaman, Peygamber, Mürşid ya da Tanrı İnsan”, 2. Mahmut Öztürk: “Yeniden Çanakkale Yeniden Büyük Bedir”, Ömer Said Güler: “Dargın İki Ustada Farklı İki Kavram”, Mansiyonlar: Cansu Küren: “Kutsal Bir Anahtardır Kültür”, Yüsra Mesude: “Tanpınar’da Bir Terkip Olarak İstanbul”, Can Şen: “Bir Akşamdı”.

DENEME: 1. A.Yasemin Yüksel: “Evlerimizin Gözleri: Sardunyalı Pencereler”, 2. Ümit Çalışıcı: “Yıkılmadık”, 3. Hatice Kübra Göklü: “Bir Kutlu Teselli” Mansiyonlar: Serdar Üstündağ: “Servi Gölgesi”, Belkıs Sürücü: “Keşke Ben de Yansaydım”, Serpil Kaya: “Yeşil İnci Bursa”.

HİKÂYE: Ülkü Uslu: “Plastik Kaplar”, Abuzer Altunbaş: “Küçük Çoban”, İbrahim Şahin: “Gül’ün Müjdesi” Mansiyonlar: Selda Gülşen Uslu: “Fırtına”, Ümit Çalışıcı: 2. “Protestom”, Nuriye Erdoğan: “Aksak Güvercin”


EDEBİYATA YENİ İMZALAR
Yarışmada dereceye giren, mansiyon alan ve ödül almadığı halde değerli yazı ve şiirlerini gönderenlerin çalışmaları, Sanatalemi.net ve Medeniyetimiz.com sitelerinde yayımlanacak. Ödül tarihi ve yeri ise daha sonra açıklanacak. Şiir, hikâye, makale, deneme ve hâtıra dallarında açılan Sanatalemi.net Edebiyat Yarışması, hayatta iken sitede köşe yazılarını yayımlatan Ahmed Yüksel Özemre (hâtıra), Ergun Göze (makale), Hamit Can (deneme), Olcay Yazıcı (şiir) ve Ümit Fehmi Sorgunlu (hikâye) adına düzenleniyor. Her yıl tekrarlanacak yarışma ile, hem yazarların adının yaşatılması, hem de genç edebiyatçıların teşvik edilmesi amaçlanıyor.
Yarışmayla ilgili kısa bir açıklama yapan ESKADER Başkanı ve Sanatalemi.net sitesinin Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Nuri Yardım, “Yarışmaya tahminimizin üstünde çalışma gönderildi. Oluşturduğumuz yetkin jürimiz, bazen eser seçiminde zorlandılar. Her beş dalda da çok değerli çalışmalar vardı. Bu kıymetli yazı ve şiirler Sanatalemi.net ve Medeniyetimiz.com sitelerinde yayımlanacak. Yarışmaya katılan şair ve yazarların ödülleri, yakında açıklanacak bir tarihte ve yerde törenle sahiplerine verilecek. Yarışmaya gösterilen büyük ilgi bizi çok sevindirmiştir. Bütün katılımcıları, seçici kurul ve ESKADER yönetimi adına kutluyorum. İnşallah her yıl bu yarışmayı tekrarlayacağız. ”

5 Aralık 2011 Pazartesi

Tilkinin doğası; insanların çifte standardı

Denizin dibinden, ormanın derinliklerine; dağ başlarından, yerin altına birbirine benzemedik yaşamları barındıran o masmavi, yemyeşil bazen bomboz doğa, binlerce doğadan oluşur.

Koynunda sakladığı her canlının doğası değişiktir. Doğası suya uygun canlı da vardır, havaya uygun olanı da. Hatta toprağın kaç kat altında barınan doğalı canlılar da. Bir canlının soluklandığı yerde, başka bir canlının soluğu kesilebilir. Kendi doğasına uygun yaşar her canlı.

Tilkiler de tilki olmak doğasının dışına çıkamaz. Bir tilkiden, tilkiden başka bir şey olmaz. Doğasına uymaz tilkinin, tilki olmamak. Nasıl yaşayacaksa, ne yiyecekse bir tilki, bir tilkinin doğasında kodlanmıştır zaten.

Köpekten daha çelimsizdir tilkiler. Kulakları sürmeli, tüylü kuyrukları kabarıktır. Neredeyse tilkiyi tutup, kuyruklarını okşayasınız gelir. Bir de zekalarını bilmeyen yoktur tilkilerin. Eni konu zekidir tilkiler.

İki yıl önce, şehrin göbeğinde oturmanın tüm kirliliğini; gürültüsünü, kalabalığını, sıkışıp kalmışlığını; gözümüzü kırpmadan, bir çırpıda şehrin göbeğinde bırakıp, biz de şehir kaçkınlarından olduk. Polatlı'ya daha bir yaklaştık.

Yüksek bir blokta yaşasak da arka bahçemiz bir üniversitenin kampüsüne bitişik olduğundan, pencerelerimizi farklı bir Ankara'ya açmaya başladık. Açılan o pencere ile gözümüz gönlümüz de açılıyordu.

Vaktinde alıp başını giden bir alçak dağ silsilesi iken, o alçak dağların üzerine onar, yirmişer katlı betondan dağlar dikilince, arkamızdaki tepelerin çoğu eriyip gitmiş. Yine de vadisiyle, birbirini izleyen üzeri çam ağaçlarıyla, fidanlarla dolu arkadaki tepeler, ön taraftan akan Eskişehir Yolu'nun aksine dingin bir tablo gibiydi. Dört mevsim ayrı renge kuşanan, gelinciklerin, Ankara çiğdemlerinin, alim düğmelerinin, yabani zambakların, deve dikenlerinin capcanlı renkleriyle boyanmış bir tablo. Monet görse, resmederdi o tepeleri. Patikalarında yürüyen, tüllere bürünmüş zarif hanımlarla.

Önceleri “acaba fidan mı yoksa ot mu” ikilemine düşüren boysuz, pek körpe fidanların yanında, yetişkin çam ağaçları ile dolu arka tepelerde başka hayatların olduğuna emindim. Tepeler, keklikler, deliceler, kerkenezler, kukumavlar, o dağdan bu dağa gezen dağ tavşanlarıyla dolu olmalıydı. Bunlarla dolu olmalıydı, zira da pek çok kuşun çığlığını duyuyordum. Henüz görememiştim çoğunu ama seslerini duymuştum gündüz kuşlarının da gece kuşlarının da. Yakınlardaydılar.

Yan sitenin bir park kadar geniş arka bahçesindeki tavukları, ördekleri ve tavşanları izleyerek avundum uzunca bir süre. Henüz tam tüylenmemiş ama hayli palazlanmış civcivleri ve ördek yavrularını seyretmek çok keyifliydi. Bir bakıyordum kendi kendime gülüyorum ördek yavrularının birbiri ardı sıra yalpalaya yalpalaya gidişlerini izlerken.

Civcivler, tüylendikçe renklendi. Simsiyah olan da oldu, sapsarı olan da. Beyazı da vardı, koyu gri üzerine beyaz kırçıl kırçıl benekli olan da. Vakitli ötmek derdini hiç taşımayan horozlar da giderek görkemli tüylere kavuştular.

Başı beyaz tüylerden hotozlu bembeyaz Habeş horozu ile lacivertli, yeşilli, bordolu ışıl ışıl kuyruk telekleri gururla yukarı kavislenip sonra püskül gibi aşağı dökülürken yeri süpüren kızıl kahve Denizli horozu, sadece horoz olmakta değil görkemde de birbiriyle yarışır gibiydi. Derken bir üçüncü horoz daha belirdi aralarında. Koyu sarı bir horoz.

Eğer civcivlere her gün bakıyorsanız, onların ne tez büyüdüğünü; tüylerinin günden güne ne kadar renklenip, parladığını kolayca fark edebilirsiniz. Bir düzineden fazla tavuk ve üç horoz, giderek güzelleşti, renklendi. Bahçenin içinde gün boyu bir oraya bir buraya koşturup, yerden bir şeyler toplarken hala metropolde yaşadığımızı unutturuveriyordu bize.

Kümesin horozları, gün geçtikçe horozlanıyorlar, birbirleriyle kavgaya tutuşuyorlardı. Pırıl pırıl yanan kızıl kahve tüylü ince gövdesi ve renk cümbüşünü andıran bir demet halinde salkım saçak dökülen kuyruğuyla Denizli horozu; hem Habeş horozuna hem de sarı horoza daha bir horozlanıyordu giderek.

Ördekler, çoklukla yüzmelerine yetmeyen; ama suya banıp çıkmaya yeterli, kademelerle sıralanmış; durgun suyu yosun yeşiline kesmiş; yukardan bakınca yeşim taşını andıran ön bahçedeki küçücük üç havuzun etrafında olmayı yeğlediklerinden tavşanlar ve tavuklarla arka bahçede yaşamıyordu.

Maskeli baloya gidermişçesine göz çevresi kalın siyah bir şeritle bantlanmış kuyrukkakanlar, tavşanlara yakın yaşamayı sevdiklerinden yan sitenin arka bahçesindeki ladinlerin, mazıların, Japon elmalarının, inci çiçeklerinin dallarından inmez oldular. Ağaç dallarına konup kalkan sadece kuyrukkakanlar değildi üstelik. Büyük de olsa bir bahçe için çok denebilecek çeşitlilikte kuş türü ve ötüşü ile şenlendi gözlerim, kulaklarım arka balkonumuz sayesinde. Bunun en büyük nedeni üniversite kampüsü olan binlerce dönümlük, çamla kaplı tepelerdi. Bir kampüsün ormanı, bizim arka bahçemiz olmuştu. Daha ne isterdim.

Tavukların her adımlarını düşüne taşına atarmış gibi usuldan gezişlerini, bir küçük kelebeği avlamak için artlarından koşuşlarını izlemek, doğa kitabını okumak hissini alabildiğine sunuyordu bana. Bu kitabın asla son sayfası yoktu ve her gün, her mevsim apayrı tasvirlerle karşımda olacaktı. Her mevsim kendi rengini giyiniyordu, bembeyaza büründüğü de oldu tepelerin, arsız pembe tonlarına da. Yemyeşile de, bomboza da.

Tavuklar büyürken tavşanlar da serpilmiş, gelişmişti. Devasa inşaat makaralarının etrafına çit teli çevrilerek yapılmış yuvalarından daha sık dışarı çıkıyor; güneşi görünce gölgeye kaçıyor; otları ve ağaç gövdelerini kemirerek bütün gün bahçenin altını üstüne getiriyorlardı, kara boncuk gözlü tavşanlar. En ufak bir seste hemen oldukları yerde duruyor; kocaman kulaklarını dikerek etrafı dinliyor; ortalığın tekin olduğundan emin olunca da site sakinlerince kendilerine atılan havuçları, marulları kemirmeye devam ediyorlardı. Tavşanlardan biri nadir bir cinsti. Aslanbaş cinsinden.

Bazen tavşanlar ortalıkta gözükmese bile bahçenin hemen her yeri oyulmuş toprak zemininden o bahçede tavşanların yaşadığı anlaşılıveriyordu kolayca.

O kadar bakınmama rağmen komşulardan hep duyduğum civardaki tilkiyi henüz görememiştim. Tilki görmek “uğurdur” derler. Gece yolculuklarında eğer uyanıksanız, aniden ışıyan iki pırıltı beliriverirse yolda, o, otobüsün farlarının gözlerini aldığı bir tilkidir mutlaka.

Tilkileri ne kadar beklersem bekleyim göremedim. Tilki bu. Kendini ne zaman gösterip göstermeyeceğini en iyi o bilir.

Her sabah saat altıda kalkar kalkmaz önce pencere ya da balkondan yan sitenin tavuklarına, tavşanlarına bakar, sonra işe gitmek üzere hazırlanırdım. O sabah da doğruca pencereye yönelip tülü araladım yan sitenin arka bahçesinin sakinlerini görmek için.

Tavuklar da tavşanlar da ortalıkta gözükmüyordu. Yerde öbek öbek renkler fark ettim. Tavukların rengini ezbere bildiğimden yerdeki renk öbeklerinin tavukların renginden olduğunu düşündüm. Hemen renkli öbekleri saymaya koyuldum. Tavukların sayısı kadar benekle bezenmişti arka bahçenin zemini. Yoksa tavuklar zehirlenmiş; bayılıp yere mi düşmüşlerdi?

Bahçenin dibinde, sol köşede bir hareket sezinledim. Siyah bir şey top gibi yere düşmüştü, üstü yeşil demir çit ile çevrili duvardan.

Tilkiyi işte ilk kez o zaman gördüm. Tam tilkilik yaparken. Kırk hikâyesinin kırkı da tavuk üzerine olan tilkiyi, yeni bir tavuk hikâyesi edinirken gördüm hem de.

Tilkinin, tavukları boğazladığını anlayınca donakaldım. Daha dün akşam, iş dönüşü balkonda yemek yerken, yemekten sonra hava kararana kadar oturup onları izlediğim onca tavuk yerde hareketsiz yatıyordu. Bembeyaz Habeş horozu da öylece hareketsiz düşüvermişti bir ladinin altına.

Tilki, besbelli ki gece tüm tavukları boğazlamış ve kaçırabildiklerini bahçe dışına taşımıştı. Tavukları boğazladığı yerde de boğuşmanın ardından yere saçılmış öbek öbek tüyler kalmıştı.

Tilki, siyah tavuğu dişlerinin arasına almış, duvara zıplayıp, duvarın üstünü kaplayan demir çitin nasıl olduysa aralık kalmış dar boşluğundan dışarı taşımak istiyordu. Gece boyunca bir düzineden fazla tavuğu boğazlamış tilki, yorulmuş olmalıydı. Duvara çıkamadığı her zıplayışından sonra kendi bir yana siyah tavuk bir yana düştükçe bezginlikle sağa sola bakınıyor, artık iyice ağarmaya başlamış günün yakında ortalığı ışıl ışıl yapacağını bildiğinden kalan tavukları hala bahçe dışına çıkaramamış olmasının telaşını yaşıyor gibiydi.

Ne yapacağımı bilemedim. Tüm tavuklar boğazlandığı için artık onları kurtarma imkanı yoktu. Ama tavşanlar gözükmüyordu. Kaçmış olmalıydılar. Canhıraş eşimi uyandırdım.

Eşim, sabahın o saatinde beni o halde görünce telaşa kapıldı; onu pencereye götürüp manzarayı gösterdim. İlkin neler olup bittiğini anlamadı. “Tilkinin gece tavukları boğazladığını” söylediğimde, yüzünün ifadesi birdenbire değişiverdi eşimin.

Eşim gözlerini dikmiş, bahçenin giriş kapısına bakıyordu. Ben de baktım.

O kuyruğu renk cümbüşü, kızıl kahve Denizli horozu ayakta duruyordu; sindiği köşede. Her zamanki gibi gözükmüyordu horoz. Ayaktaydı; ama ince bir derinin tuttuğu başı öne düşmüştü.

Tam o sırada sitenin bakıcısı geldi yem vermek için. Bahçe kapısından girer girmez olduğu yerde çakılı kaldı. Bahçede geceleyin tavuk katliamı olduğunu anladığımda benim de donakaldığım gibi.

Bakıcı, bahçede dolanmaya başladı. Hemen sol yanında köşede duran Denizli horozunu görememişti. Bahçeyi dolanıp, telefon ile olanları haber verip, kapıya yönelmişken, köşede başı öne düşmüş; ama kendi dimdik ayakta horozu gördü. Horoz, kurtarıcısını görmüş; ama kurtarılamıştı. Bakıcıya doğru adım atmayı denerken yere yığıldı.

Kızıl kahve Denizli horozu, demek ki tilkiye epeyce horozlanmış, diklenmişti. Ne kadar dirense de sonunda tilkinin dişleri onun boğazını da kapmıştı. Zaten tilkinin girdiği kümeste tek bir tavuk dahi canlı kalamazdı.

Tilki, hala ağzında siyah tavukla duvarı aşmaya çalışıyor; ama buna gücü yetmiyordu. Tavukların kan sızıntıları, duvarda yol yol kırmızı şeritler oluşturmuştu. O daha civcivken bahçeye bırakılan; gün be gün palazlanmalarını izlediğim; şimdi yerde sadece tüy yumağı halinde cansız yatan tavukların başına saksağanlar üşüşmeye başlamıştı bile. Saksağanlar, güçlü siyah gagaları ile tavukları didikleyip, tavuklardan kopardıkları koca parçaları yutuyordu.

Tilki, yorgun ve bezgin gözlerle etrafına bakındı. Saksağanların ziyafetini izledi bir süre. Saksağanların ona teşekkür etmelerini mi bekliyordu acaba?

Tilki, bir süre sağa sola bezgince bakındıktan sonra dişlerinin arasında siyah tavuk olmaksızın duvara sıçradı; daracık çit boşluğundan bahçenin dışına zıpladı. Hemen bahçenin gerisindeki dikenli telle çevrili kampüsün ormanına girdi. Çamların dibinden ağır ağır ilerleyip, bir mazının yanında durdu. Mazının tam altına, dışarı taşıdığı tavuklardan birini gömmüş olmalıydı. Toprağı eşeleyip, gömdüğü tavuğun üstünü daha bir örttü. Sonra başka bir mazının altına gitti. Oraya da bir tavuk gömdüğü belliydi. Tavukların üstündeki toprağı biraz daha besledikten sonra tepenin arka tarafına doğru yavaş yavaş uzaklaştı. Yuvasına gidiyor olmalıydı.

Ben, tilkinin ağzında siyah tavukla birlikte duvarı aşma çabalarını izler, yerde yatan boğazlanmış tavuklarda bir hareket görebilecek miyim diye bakınırken hayli zaman geçmişti. Epeyce gecikmiş olarak apar topar hazırlanıp, çıktım.

Akşam, yan sitenin sakinleri neredeyse ufak bir parkı andıran arka bahçeye doluşmuştu. Tavşanları, tavukları bahçeye salıveren, ön bahçedeki ördekleri büyüten adam, “O tilkiyi gördüğüm yerde haklayacağım” diye bas bas bağırıyordu. Avcı kıyafetleri giyinmişti. Yanındaki üç beş kişi ile “Girilmez. Avlanmak yasaktır” tabelasına aldırmaksızın ormana daldı. Çok sinirli görünüyordu. Binlerce dönümlük kampüs ormanını kuşatan onca dikenin, çalının uzunca şortunun kapatamadığı bacaklarını çizmesine, kanatmasına hiç aldırmadığı belliydi.

Tavukların boğazlanmasına çok üzülmüştüm; ama tilkiye kızmak hiç aklıma gelmemişti. Kızsam kızsam, tavukların, tavşanların tıkıldığı bahçenin yeterince güvenli olmayacak şekilde, çitte boşluk bırakılarak telle çevrilmiş olmasına ve çitteki açıklığın kapatılmayarak tavuklarla tavşanların tilkinin insafına bırakılmalarına kızabilirdim ancak.

Tilkilerin, tavukların olduğu yerlere dadandığı ve tavukları boğazladığını bilmeyen olmadığına göre; tilkinin yarım yamalak bir çitten içeri kolayca gireceğini gözardı eden anlayışa kızmaktı doğru olan. İhmalciliğe, tedbir almamaya kızabilirdim sadece. Ben, o çiti tam çekmeyen; on beş, yirmi santimlik bir açıklığı bunca zamandır kapatmayıp, bir düzineden çok tavuğun boğazlanmasına izin veren yaklaşıma kızmıştım. Tilkiye kızamazdım. Onun doğası öyleydi. Tavukları boğazlamaktı tilkinin doğası.

Tilki, tilkiliğini yapmıştı sonunda. Doğası neyse öyle davranmıştı. Tavuk gören tilki ne yaparsa, o tilki de onu yapmıştı. Tilkiler böyleydi. Tilkiyi suçlamak bu yüzden çok anlamsız ve doğaya aykırıydı.

Tilki, sadece tavukları değil tavşanları da boğazlamıştı. Aslanbaş cinsi tavşan da boğazladıkları arasındaydı. Sadece üç tavşan, bahçenin yanındaki otoparka kaçıp, araçların altına gizlenerek kurtulmuştu.

Koca bahçe üç tavşana kalmıştı. Onlar da hayli ürkekleşmişlerdi o günden sonra. Tavuklarla tavşanların çoğunun boğazlandığı o geceden kurtulan üç tavşan, en kuytu yerlere gizleniyorlar, sık sık kulaklarını dikleştirip etrafı dinliyorlardı. Epeyce sürdü bu tedirginlikleri hem de yalnızlıkları. Yeni yeni palazlanan civcivler ve yavru tavşanlar gelene dek.

Yeni civcivler, daha tavuk bile olamadan boğazlandılar. Bu kez başıboş köpeklerin oluşturduğu kalabalık bir köpek sürüsü boğazlamıştı hem tavukları hem de tavşanları. Bir sabah yeniden aynı görüntüyü görmek zorunda kalmıştık. Bu kez bahçe kapısı açık bırakılmış; yirmiden fazla köpekten oluşan başıboş bir sürü bahçeye dalmıştı gecenin koyusunda. Apartman sakinleri köpek havlamalarını duymuş; ama koca sürünün içine dalmaya cesaret edememişti. Tavukların tümü köpeklerce boğazlanmıştı. Tavşanlardan da sadece ikisi sağ kalabilmişti.

Saksağanlar yine bir tavuk ziyafeti çekiyorlardı o sabah. Yerde yatan, didiklemiş, tüyleri oraya buraya savrulmuş tavukların etleri uçuşuyordu saksağanların hırçınca vurdukları gagalarından. Güneş yükseldikten sonra tavuk eti sıcağın etkisiyle kokuşuyor olmalıydı ki güneş yükselir yükselmez saksağanlar, tavukları gagalamayı bırakıp dallara konuyordu.

Bir kez daha böyle bir şey görmemeyi dileyerek tülü kapadım. Hiç mi ders almamıştı tavukları, tavşanları bu tekinsiz bahçeye tıkanlar? Hep tilki mi suçluydu, doğasına göre davrandığı için? Başıboş köpeklerin eğer sürü olurlarsa saldırganlaştıklarını bile bile; geceleyin bahçenin kapısını ardına kadar açık bırakmak kusur değil miydi, hem de düşünen beyinleri olan insanlarca?

İçimden “Ah şu çuvaldızı başkasına, iğneyi kendimize batırmanın nasıl bir erdem olduğunu bir anlayabilsek” diye geçirerek kapadım tülü. Yerde yatan, daha tavuk bile olmaya erişememiş onlarca palazlanmış civcivin saksağanlar tarafından didiklenmelerine daha fazla bakamadım.

Birkaç gündür ön bahçenin ördekleri gözükmüyordu. Küçük havuzları boştu. Onların da boğazlanmış olmalarından korktum. Oysa korktuğumdan daha da beteri gelmişti ördeklerin başına. Ördekler, tavukları boğazladığı için tilkiye çok kızan adamın isteğiyle kesilmiş meğer. Kızartılmak üzere.

Yeni bir üzüntüyle sarsıldım. Oysa ne güzel dolanırlardı sitenin etrafında tek sıra halinde, vakvaklayarak o beş ördek. Küçük havuzları ıpıssız kalakaldı onlar kesildikten sonra. Tavukları boğazladığı için tilkiye kızan adam, ördekleri kestirdiği için hiç kendine kızmamış mıydı acaba? Tilkinin yaptığından da beterdi onun yaptığı. Tilki doğası gereği tavukları boğazlamıştı; ama o adam, bahçeyi güzelleştirsin diye beslenen ördekleri keyfi için kestirtmişti.

Aklıma en sevdiğim dizelerden biri geldi. Ne zaman çifte standart denilse, aklıma ilk gelen şiirsel tanımlama;
“Hanım yaparsa kaza,
Halayık yaparsa ceza.”

Acemi Demirci, 04.11.2011

3 Aralık 2011 Cumartesi

On yılların ötesinde iki küçük kız çocuğu

Asuman Başer Kafaoğlu-Büke’ye ithaftır,

Kaç on yıldan oluşur bir ömür. Her on yıl, bir önceki on yıldan daha görmüş geçirmişliği; dünyanın kaç bucak olduğunu öğrenmişliği; sadece fiziken değil ruhen büyümüşlüğü barındırır. Geçen her on yıl, bir öncekileri sarıp sarmalar; üstünü yorgan gibi örter yaşanmışlıkların. Sünger çeker gibi. Ekini örten kar gibidir yıllar, on yılları örttüklerinde. Yıllar, yıldırmış da olabilir; yıldırım gibi çarpmış da. Yılkı atları görülen rüyalar gibi muratlar bahşetmiş de olabilir. Yıllar geçip gider mutlak; geçip giderken selin suyu gibi gürler. Önüne kattıkları da olur kopartabildiklerinden. Kimisi taze fidan, kimisi yetişkin, kimisi ulu ağaçlar gibi yaşamların dallarını da kırabilir o selin suları; taptaze bahar çiçeklerini de dökebilir. En kötüsü, sel gibi çağlayan yılların ister fidan, ister ulu ağaç olsun kökünden söküp çıkarmasıdır yaşamları, kök saldığı topraklardan.

Daha dün gibi gelen ilkokul yıllarımızdan bu yana meğer dört on yıl geçmiş. Ne de çabuk geçmiş o dört on yıl. Eğer tesadüfler olmasa da o yıllardan bahsetmeseydik daha evvelsi gün, neyi hatırladığımı bile anımsayamayacaktım o günlerden. Oysa hem de nasıl hatırlıyormuşum en naif, en masum, en temiz sayfalara yazılanları. Bugün gerçek sayfalara yazacak ne çok şeyim varmış geçen o dört on yılın örttükleri hakkında. Belleğimde, yüreğimde.

Hep izledim ilkokuldaki ilk arkadaşımı. O zaman bilinmezdi, sonradan türedi tanımlamayla kankamı. Kanka olduğumuzu da bilmezdik ya. Öyleymişiz.

İki küçük kızdık o zamanlar. Ankara Yeni Mahalle, Yahya Kemal Caddesi boyunca Güven Deneme İlkokulu’na giden; paydos zili çalınca da geri dönen iki ilkokul sınıf arkadaşı. Geri dönüşlerimiz geç olurdu. Okulumuz deneme ilkokulu olduğundan hem sabah hem öğleden sonra okulluyduk biz.

Siyah, çoklukla robadan büzgülü önlüklerimizin üzerindeki yakalarımız pek afiliydi. Kimselerde görülmemiş modelden. Fitilli beyaz ketenden biraz irice, yuvarlak kenarlı bir yaka kesilir, dikilirdi. Yakamızın yuvarlak kenarları diğer okullarda olduğu gibi önden iliklenmezdi düğmeye. Arkadan iliklenirdi. Çünkü önü süslüydü yakalarımızın. Kadife bir siyah kurdela ile. Yakalarımızın ortasındaki dört iliğe geçirilmiş kadife kurdelaların çapraz ya da girintili kesilmiş uçları, yakamızdan sarkardı. Kendimizce bir modamız vardı, bilmesek de.

Yerli malı haftaları rengarenk geçerdi sınıflarda. Renkli kartonlara meyve resimleri çizer, başlarımıza meyve resimli karton taçlar takardık. Sıraları bitiştirip geniş bir masa oluşturur, üzerine hepimizin getirdiği meyveleri, yemişleri koyardık. Doya doya da yerdik sonra. Rontlarla eğlence katardık yerli malı haftamıza. Şimdi düşünüyorum da pek iyi işleyememişiz galiba yerli malı haftası derslerini. Dilimizdeki yozlaşmadan bile belli o dersten alacağımız not. Yerli yerinde olamamış hiç yerli malı haftaları, ilkokul yıllarından sonra.

Öğle tatillerimizde sınıfta beslenme dersimiz olurdu. Bize okulda süt ya da ayran dağıtılırdı her gün. Ben ayran içerdim. Süt bana kokardı çocukken. Şimdi, kemik erimesi gerçeğiyle yüzleştiğimden bu yana çocukken iskeletimizin iyi birer mimarları olamadığımızı da anlıyorum.

Sütün yanında, koca bir sepetin içindeki üzeri çıtır çıtır kızarmış, mis gibi kokan şimdilerin burger ekmeklerini andıran pamuk gibi ekmekler dağıtılırdı. Hepimiz bayılırdık o ekmeklere bir de sınıfı kaplayan taze ekmek kokusuna. O zamanlar ne plastikten ne de Çin işi beslenme çantaları yoktu. Annelerimiz bize birer beslenme torbası dikerdi. Ağzı iple büzülen. İçine yumurta, peynir, meyve koyardı annelerimiz. En çok portakal, mandalina ve elma olurdu meyve niyetine. Şimdilerde reflü illetinden sadece kokusuyla yetindiğimiz mandalinaları, meyveleri nasıl da yerdik.

Deneme ilkokullarının kitapları farklı olurmuş. Fen Bilgisi kitabımızla anlamıştı annem babam bunu. Kapkalın bir kitaptı. İçinde elektrik devreleri bile anlatılıyordu. Şema şema.

Okulumuz, öğrenciler için kurslar açardı her ilkokulda olduğu gibi. O bildik kurslardan. Mandolin, İngilizce ve bale. Benim İngilizce kursuna gitmemi istemişti annemle babam.

Ben onların bu tembihlerini aklımda tutarak dinledim öğretmenimizin “kimler hangi kursa katılacak” sorusunu. Ben İngilizce kursuna katılacaktım.

Asu; yani Asuman, parmağını ilk sorulan kurs olan mandolin için kaldırmıştı. Bir baktım benim parmağım da havada. Oysa müzikle hiç yakınlığım yok. Resim yapmak kadar kolay değil yani benim için müzik.

Resim dersen kimi görsem eline kağıt kalem verip bir şeyler çizdiriyorum. En çok da çatı tamir eden adam ve ağaca çıkan adam resimlerine meraklıyım. Her defasında bir çocuğun arzusunu kırmayıp bir şeyler çiziyor ellerine kalem kağıt tutuşturduklarım. Ama olmuyor. Çizdiklerini beğenmeyip onları eleştiriyorum daha okula bile gitmeden.

O zamanlar babamın okuduğu gazetede her gün verilen çizgi romanları, tefrikaları inceliyorum. Hoş Memo’nun resmini çizdiriyorum bazen. “Gülpembe’yi iyi çizemediler, saçlarının dalgalarını hiç yansıtamadılar” diye dudak büküyorum daha dört yaşındayken. İlkokul ikinci ya da üçündü sınıfta başlayan kurslar arasından da, tutup o dudak büktüğüm resim çizerlerin başardıkları kadar bile yeteneğim olmayan müzik kursuna parmak kaldırıyorum. Neden? Çünkü Asu, mandolin kursu için parmak kaldırdı. Ben de farkında bile olmadan kaldırmışım işte.

Evdekilere büyük sürpriz oldu benim mandolin kursuna yazılmam. Bana İngilizce kitap alacaklarını sanan annem ve babam, Ulus’tan mandolin alma derdine düştüler.

Babamın da müzik çalışmaları olmuş ama yeteneğinin yetmediğini görünce hiç üstelememiş. Kendine bir pikap ve çokça da plak alıp onları dinlemiş, çalıp söylemek yerine. Yani kimseler babamı şarkı söylerken dinleyememiş.

Ulus o zaman Ankara’nın beylik alışveriş merkezi. Oradan cilalı, boyalı bir mandolin aldık. Penayı tellerin altına iliştirdik. Annem eve gelir gelmez evdeki artık kumaşlardan mandolinime bir kılıf dikti. Kılıfın kenarına fırfır geçirerek süsledi. Bir de üzerine sol işareti işledi. Kursa hazırdım.

Mandolin kursumuz Salı ve Cuma günleri olacaktı. Okul çıkışlarında. Haftada iki kez. Kursu beklemeye başladım. Ben bir müzik aleti çalmayı öğrenecektim. Kendi başına bir şeyler yapmak hazzını düşleyen bir çocuk için ne mutluluk.

Kursumuz başladı. Kıvırcık sarı saçlı, asabi, müziğe kendini adamış, aynı zamanda Yeni Mahalle’deki Ev Ekonomisi Yatılı Kız Lisesi’nde de ders veren öğretmenimiz, kursun ilk günü adlarımız öğrendikten sonra ilkten “kimlerin mandolini olduğunu” sordu. Ben parmak kaldıran birkaç öğrenciden biriydim.

Kıvırcık sarı saçları tepesinden hayli dökülmüş öğretmenimiz, parmak kaldıran öğrenciler arasından benim yanıma geldi. Mandolinimi eline aldı. Ben, öğretmenimin “daha kursun ilk gününden mandolin edinmiş bir öğrencisi olduğundan dolayı memnun olacağını” düşünüp, mutlu bir çocuk olarak gülümsüyordum.

Öğretmen, mandolinimi evirdi çevirdi; arkasına parmaklarıyla vurdu. Tekrar çevirdi; gövdesindeki boşluktan görünen etiketteki markayı okudu. Hışımla sınıfa döndü;

-Bu arkadaşınız öğretmenine ne marka mandolin alacağını sormadan gidip bir mandolin almış. Beş para etmez bu mandolin. Metin marka değil. Ama ben Metin marka mandolin almanızı isteyecektim. Hiç işe yaramayan bir mandolin almış. Yazık. Çok yazık. Siz, gidip Metin marka mandolin alacaksınız, dediğinde ben zaten eğilimim olmayan müziğin belki de hiç duymadığım ağıtlarını, bozlaklarını, yanık uzun havalarını söylüyordum çocuk yüreğimde.

O, beş para etmez mandolinim, pek çok arkadaşımın daha kursun başında kırdığı; öğretmenimizin tercih ettiği marka mandolinlere hiç benzemedi. Hiç kırılmadı. Tellerinin değiştiği oldu zaman zaman. Mavi saten üzerine mavi kupür dantelli, belinde mavi saten kurdelalı çocuk tuvaleti içinde verdiğim yıl sonu konserinde de hep elimdeydi. Hala sadece bir müzik aleti değil, çocukluğumun ilk öğretilerinden birinin enstürmanı olarak bir köşede saklarım onu. Hala annemin diktiği bej renkli kumaştan, fırfırlı, sol anahtarı işlenmiş kılıfındadır. Ne kırıldı ne de boyaları döküldü bunca yıl boyunca.

Biz, Yahya Kemal Caddesi’ndeki lojmanlarda otururduk. Asular da Yıldız Bloklar’da. O zamanlar Ankara’da bloklar yeni yeni yapılmaktaydı. Adından da anlaşılacağı gibi Yeni Mahalle, yeni bir projeydi; kimisi müstakil kimisi bloklardan oluşan bir yerleşimi vardı.

Beş yıl oturduk Yahya Kemal Caddesi’ndeki lojmanlarda. İlkokul yıllarım boyunca. Beşinci yıl fazladan oturmuştuk hatta. Ben okulumdan ayrılmayayım, oradan mezun olayım diye. Lojmana yerimize gelecek olan kişinin kirasını ödeyerek.

Beşinci yılın sonunda mezun olduk. Artık ilkokul mezunuyduk. İlk diplomalarımız elimizdeydi. Okuma yazmayı bellemiş, kapkalın fen kitabı, hayat bilgisi, sosyal bilgiler, Türkçe kitaplarını okumuş yutmuş; bir de bitirme sınavına girerek tüm yılların bilgilerinden sınanıp mezun olmuştuk. Üstelik ben nota okumayı ve mandolin çalmayı da öğrenmiştim. İstiklal Marşı’ndan pek çok türküye, Bethooven’dan, Macar Dansı’a kadar çalabiliyordum. Pazar günleri çok alıştırma yaparak çalabilmiştim o parçaları. Çalabiliyordum ve mutluydum. Notalara bakmadan, sevdiğim bir parçayı elim tellerde, notaları kendiliğinden bularak çıkaramıyor olmamı hiç önemsemiyordum.

İlkokuldan mezuniyetim, pek çok şeyin değiştiği bir dönem oldu. Babamın şark hizmeti gelip çattı. Tayini çıktı. Artık Ankara’dan da; Yeni Mahalle, Yahya Kemal Caddesi’nden de taşınma vakti gelmişti. Yahya Kemal Caddesi, orada duracaktı; ilkokulum da yerli yerinde duracaktı; yazları lojman binalarının arasındaki koca boşlukta yakan top, istop, dalya, mendil kapmaca oynadığımız lojmanlar da. Asular’ın oturduğu Yıldız Bloklar da; ama biz Karadeniz kıyılarında olacaktık. Ünye’de.

Ünye’ye taşınacağımızı duyunca Asu’nun yüzünde bir gülümseme belirdi. Onun o gülümseyişini hiç unutmam. Gözleri ışırdı, biraz da gizemli görünürdü gülerken. Çok büyük bir gülücük değildi tebessümü; ama memnuniyet ifadesini hep hissettirirdi. Yine öyle gülmüştü o zamanki Asu. On iki yaşındaki arkadaşım.

Annesi Ünyeli’ymiş Asu’nun meğer. Bana “Ünye’ye her yaz uğradıklarını ve oraya gelince beni bulacağını” söyledi. Bunu duyunca güldüm. İnanmakta zorlandım Asu’nun gelip beni bulacağına.

İnanamamıştım zira benim çocukluğun o kocaman, ahşap kaplı, büyük düğmesi çevrilerek kanallara ulaşılan radyonun başında geçerdi. Kültürümün ilk tohumları o radyodan atılmadır. “Arkası Yarın”ları kaçırmaz, pek çok klasik eserin temsile dökülmüş halini radyodan dinlerdim. Bilim ve teknik üzerine konuşmaların, Çocuk Radyosu’nun saatini hiç unutmazdım.

İşte tam o günlerde bir oyun dinlemiştim radyodan. True Son. True Son, Kızılderililer arasında büyümüş beyaz bir çocuktu. Ailesi ile gittiği bir gezide kaybolduktan sonra onu Kızılderililer bulup, sahip çıkmışlardı. Kızıl Derililer’in reisi onu evlat edinmiş ve öz çocuklarından ayırmadığını herkese anlatmanın en kısa yolu olarak da ona gerçek oğul anlamına gelen “True Son” adını vermeyi seçmişti.

True Son, kabileden bir kız çocuğu ile arkadaş olur. İki çocuk arkadaşlıklarının ölümsüz olacağı üzerine yemin ederler. Arkadaşlıkları sonsuza dek sürecektir biri beyaz ama Kızılderili gibi yetişmiş; biri Kızılderili iki çocuğun.

Bir gün kalabalık bir beyaz insan topluluğu gelir Kızılderililer’in çadırlarına doğru. Gelenler, True Son’ı arayan anne babası ve görevlilerdir. True Son’ı bulurlar ve götürmek isterler. True Son, kabilesini bırakıp gitmek istemese de.

Vedalaşmaları sırasında Kızılderili arkadaşı, True Son’a “Baharın ilk çiçeğinin açtığı gün, onu çayırda bekleyeceğini” söyler. Bir gün o çayıra kendileri gelebilecek kadar büyüyeceklerdir nasılsa.

True Son, anne ve babasıyla evine döner. Bambaşka bir hayata girer. Kırları, atları, dağları özler; ama şehirde apayrı bir yaşam vardır.

Bir yetişkin olur olmaz True Son’ın yaptığı ilk iş, Kızılderili arkadaşının her baharın ilk çiçeğinin açtığı gün kendisini bekleyeceği çayıra gitmek olur, çok uzun bir yolculuktan sonra. True Son, çayıra gitmek için yola düştüğünde dudaklarında buruk bir gülümseme vardır.

True Son, Kızılderiler’in yanından ayrıldıktan sonra takvimi öğrenmişti. Çeşitli iklimlerde yaşamış, okula devam etmişti. Baharın ilk çiçeğinin açışının belli bir tarihi olmadığını çoktandır biliyordu. Oysa Kızılderili arkadaşı, bunlardan habersiz yaşamaktadır.

True Son, saatler süren yolculuktan sonra ulaştığı çayıra gittiğinde, arkadaşını kendini bekler bulamaz. Baharın ilk çiçeği çoktan çıkmıştır. O kadar çok çiçek vardır ki çayırda; hangisi ilk çiçektir o bile belli değildir.

İşte bu hikaye tam benim arkadaşlarımı, ilkokulumu ve Ankaralılığımı ilk kez geride bırakmama denk gelmişti. Sınıf, sıra, okul ve çocukluk arkadaşım Asu ile aynı çayırda, baharın ilk çiçeğinin açtığı günde karşılaşıp karşılaşamayacağımızdan emin değildim.
Ünye, Ankara’dan ne kadar farklı görünmüştü gözüme. Karadeniz, hırçın vuruşlarıyla kükrüyordu. Geceleri, hamsi avına çıkmış takaların ışıkları denizin üzerinde fenerler gibi yanıyordu. İskele, akşam üstleri balık avlayanlardan geçilmiyordu. Ankara’da balık avlamak düşünülemezdi bile; sadece Ulus Hali’ndeki balık tezgahlarının buza banmış balıklarını bilirdim. O güne dek kaç kez Ege ve Marmara gezisine gitmiş, denizin tuzunu tatmış olsak da Karadeniz çok farklıydı.

Epeyce ev değiştirdik Ünye’de, üç yıl boyunca. İlk evimiz sahilde,altta mutfak ve bir oda olan iki katlı, beton bir evdi. Babam eşyaları bırakıp geldikten sonra fındık faresi dadanmış eve. O evi, içinde hiç yaşayamadan bıraktık. Kesme taştan çok eski bir yapı olan ortaokula yakın bir ev tuttu babam. Burunucu’ndaki, denizin içindeymişcesine yalnız o eski konağın karşısından çıkılan yokuşlu yoldan ulaşılıyordu yeni evimize. Oradan da inşası biter bitmez yalıdaki ilk kaloriferli apartmana, Cerrahoğulları’nın apartmanının beşinci katına taşındık. Ne güzel günlerdi Ünye’deki ortaokul günlerim. Şiir gibi. Karadeniz suyundan mürekkeple yazılmış.

Yazları, Ünye’nin girişindeki kampa giderdik. Bir fındıklığın içindeydi kampımız. Fındık ağacını ilk orada gördüm. İri yaprakların altına saklanan fındıkları bulup toplamayı da; başak yapmayı da orada öğrendim.

Bir gün, kamp kültürü içinde öğrendiğim pişti, papaz kaçtı, blum gibi oyunları oynayarak kahvaltının ardından denize gidene kadar vakit geçiriyorduk gazinoda diğer çocuklarla. Babamın bana seslendiğini duydum.
-Gel kızım, ziyaretçin var.
Benim ziyaretçim mi? Kim olabilirdi ki? Bir çocuğu kim ziyaret edebilirdi ki neredeyse hiç kimseyi tanımadığım bu şirin Karadeniz kasabasında.

Evet, bir ziyaretçim vardı. Kuyruklu Amerikan arabasını görünce hemen anladım ziyaretçimin kim olduğunu. Asu gelmişti. Ankara’da kalan arkadaşım.

Asu, çok kalamadı kampta. Vakitleri azdı. Biraz görüştük; oturup azıcık sohbet ettik. Onları Ünye’nin içindeki evimize davet ettik; ama buradaki akrabalarını ziyaret edeceklerdi ve fazla kalamayacaklardı. Kalktılar.

True Son ve arkadaşı geldi aklıma o an. O iki arkadaş bizim kadar şanslı değillerdi. Biz çayırlarda değil ama bir fındıklığın yamacında yeniden görüşmüştük.

İlkokul boyunca beş yıl süren arkadaşlığımızdan sonra Ünye’de belki yarım saatlik görüşmemizin ardından Asu ile bir daha görüşemedim. Ama ondan hep haberdar oldum. O mu? Onun benden haberdar olması olası değildi. Asu’dan haber almak kolaydı. Zira o çeşitli alanlarda etkin bir aileden geliyordu. Babasını basından izliyordum. Hatta gün geldi Asu’yu da basından izledim. Üzüldüğüm de oldu çırpıntılar içinde; çok sevindiğim de onunla ilgili haberlere.

Ortaokulu bitirdikten sonra Ünye’den Ankara’ya döndük. Bir daha da bu kentten ayrılmadık. Çok uzun senelerdir yazları Çeşmeli olmamızın dışında.

Ünye’deki arkadaşlarımı da çok sevdim. Orada da Ankara’dakilerden farklı; ama farklı oldukları için daha bir başka pek çok arkadaşım oldu. Evliliklerini, çocuklarının doğuşunu okudum senelerce gönderdikleri mektuplardan, kartlardan. Çoluk çocuğa karışanların hayatı öylesine doldu ki zamanla, iletişim aracımız olan mektup yazmaya vakitleri olmadı bazen; olsa da postalayacak fırsat bulamadılar. Ama hala Doğu Karadeniz gezilerine katıldıkça Ünye Çakırtepe’deki sabah kahvaltısında oradaki kırk yaş ve üzeri garsonlara arkadaşlarımı sorarım. Haberlerini de alırım. Hiç birinin haberi olmaz benim onlardan haberdar olduğumdan.

Ünye’nin değişen görüntüsüne üzülürüm. O eski, belki de asırlık taş ortaokul binasını arar gözlerim betonların içinde, Çakırtepe’den Ünye’ye kuş bakışı bakarken. Yeni ve büyük bir ortaokul yapıldığını duydum bir gezimizde. Ama nasıl Ankara’daki Yahya Kemal Caddesi benim için ilkokulu okuduğum günlerdeki haliyle duruyorsa; Ünye de ortaokulu okuduğum günlerdeki haliyle yaşar yüreğimde.

İşe girdikten sonra bize göre hayli yıllanmış bir beyle tanıştım. Odama gelmişti çay içmeye. Konuşurken soyadını öğrendim. Bu soyadı, Asu’nun iki soyadından biriydi ve nasıl iki soyadı sahibi olduklarının hikayesini Asu bana anlatmıştı. Sonra tüm sınıfa da anlatmıştı. Asu’nun son iki isminin mutlaka yazılması gerekiyordu. İkisi de soyaddı çünkü.

Daha sonraki günlerde hem iş hem de kısa süreli bir çay molası için gelen bu kıdemli çalışanın memleketini de öğrendim. Asu’nun memleketindendi ve Asu’nun iki soyadından biriydi soyadı. Kesinlikle ilkokul arkadaşımın yakınıydı. Uzun yıllardır haber alamadığım Asu’yu mutlaka sormalıydım.

Asu hakkında yıllar sonra ilk bilgileri benimle aynı kurumda çalışan bu beyden aldım. Hatta bana sık sık uğramaya, çay içmeye geldi Asu nedeniyle. Asu’dan bahsederdi geldikçe. Ondan havadisler verirdi bana. Bir ara Asu’nun Amerika’ya gittiğini; ama bu gidişten mutlu olmadığını, geri döndüğünü öğrendim.

Büyümüştük. Mandolin kursunda başlayan hayatı öğrenme, insanları tanıma sürecimiz, ilkokuldan sonra daha da hızlı işlemişti hep. Başka iklimlerde, başka dillerin konuşulduğu memleketlerde, kendi iç dilimizle yaşarken üzülmüştük, sevindirmiştik; mutlu olmuş, mutsuz etmiştik; sevinmiş ve üzülmüştük. Kısaca artık yetişkindik.

Asu’yu hep sarı saçları at kuyruklu, öğretmenin her sorusuna cevabı bilsin bilmesin hiç umursamadan cesur yürekli bir küçük kız olarak parmak kaldırışıyla hatırladım. “Medeni cesaret” kavramını ilk öğrendiğimde, gözümün önünde beliren çehre Asu olmuştu bu yüzden.

Seksenli yılların sonlarıydı. Bir gün onunla ilgili bir haber duydum. Gazete ya da televizyondan. Çok sarsıldım. Ağlamaya başladım. Annemle babam beni sadece seyretti, teselli edemediler. Ne deseler kafi gelmiyordu çünkü. Büyük bir kaza geçirmişti Asu. Komadaydı. Asu’ya dua etmeye koyuldum.

Böyle durumlar, telefon etmeyi korkulu bir hale getiriyor. Asu komadaydı ve ben telefonun öbür ucundan alacağım haberden çok korkmuştum. O küçük, sarı saçları at kuyruğu kızın, beyaz çarşaflı, muhtemelen loş bir odada, serumlar, hortumlar içinde yatışını düşünmek beni katıla katıla ağlamaya itiyordu. Ankara’daki bir hastanedeydi Asu. Kalkıp gitmeyi çok istedim. Gerçi görüştürmüyorlardı ama yine de istedim. Beni Ünye’de bulmuş Asu’yu Ankara’daki hastanede ziyarete gidemedim. Ne duyacağım, neyle karşılaşacağım korkusunu yenemedim.

Sonunda telefonla aradım. Kendisi konuşamıyordu ama bir yakınıyla konuşabildim. İyiye gidiyordu. Umutluydular. Çok rahatladım. Sonra gazeteler onunla ilgili haberleri ara ara vermeye devam etti.

Ondan haber almaya hep devam ettim. O bunu hiç bilmedi. Aynı yerde çalıştığım hayli eski bir çalışan olan bey, çok geçmeden emekli oldu. Ama Asu, çocukluğundaki gibi muziplik yaptı bir kez daha. Bir gazetenin köşesinden gülüyordu bu kez. Artık nerde olduğunu kendi haber veriyordu. Eleştirmen olmuştu Asu. Kitaplar hakkında yazıyordu.

Köşesini okuyanlar arasında, kendi köşesinden onu sessizce izleyen benim olduğumu hiç bilmedi. Bilmeyecekti de eğer onun bir konuşmasından haberdar olmasaydım. O konuşmasının konusu, dört tane on yıl sonra, kırk yıl sonra onunla iletilerle konuşmama vesile oldu.

Bir konuşması varmış Asu’nun. Konusu benim de ilgimi çekti. Kaç on yıl sonra ona yazmak için bir bahane olarak gözüktü. O konu için ona çocukluk arkadaşım olmasa da yazardım. O konuşmayı yapan kim olsaydı, ona yazardım. Gel gör ki konuşmayı yapan benim muzip arkadaşımmış. Ve sanki bana da davetiye göndermiş, “gel; yaz” diye. Öyle değilse bile bana öyle geldi. İçimdeki çocuk öyle düşündü. Güven Deneme İlkokulu sıralarında oturan çocuk.

Çocukluk arkadaşıma tam kırk yıl sonra yazdım böylece. Resimlerinden gördüğüm kadarıyla artık o at kuyruklu kız değil. Büyümüş. Hep büyüdük ya zaten. Büyürken çok şey de büyütmüş. Babasının adının ardından kendi adını da bilinir etmiş. Çok güzel, ince ezgilerle dolu, bir flütün dingin notalarında eğleşen bir dünya kurmuş kendine. Büyümek, değişmek elbet. Ama o hala aynı bakışlı kız. Hiç nefret, öfke olmazdı onun gözlerinde. Hala öyle. Sevecen, sıcak, dostane.

Aynı kalmadık biliyorum. Belki çocuklukta bir mandolin kursu yeterdi çok şey paylaşmaya; ama yetişkinlikte yetmeyebilir. Aynı çocukluk anılarına sahibiz yine de. O beş yıla.

Yedi yaşında başlayıp on iki yaşına kadar aralıksız beş yıl süren çocukluk arkadaşlığımızın ardından yirmili, otuzlu, kırklı yaşları geride bıraktık. Bu yılları değişe gelişe; zaman keskisinde şekillene şekillene; kalın bir urgan olarak geçmeye çalıştığımız iğne deliklerinden incelip, ibrişime, bakır tele, çelik tele, yün ipliğe dönüşerek yaşadık.

Sanki o çocuklar biz değilmişiz gibi geliyor tam şu anda, tam buradan bakınca. Belki de değiliz. Büyüdük ve başkalaştık belki de; pek bana öyle gelmese de. Ama o çocuklar orada aynı duruyor. Sarı saçlı iki kız.

Biliyorum ne ben; ne Asu; ne de sınıfının geri kalanları asla Güven Deneme İlkokulu’nun 5-A sınıfı mezunları değiliz artık. Belki apayrı kişilere, kişiliklere dönüşmüş olabiliriz; gözlerimizin ışıltısı, gülüşlerimiz aynı kalsa da. Farklı uğraşlar, inançlar, meslekler, yaşamlar, çevreler içinde olmalıyız. Belki yüz yüze gelsek on dakikalık konuşmanın ardından ne konuşacağımızı bile bilemeyeceğiz; belki çoğu kez yaptığımız gibi bazı önyargıları daha görüşmeden birbirimiz için taşıyacağız. Belki. Ama sadece belki. Kırk yıl sonranın çekingenliğinden belki de bu belkiler.
Kırk yıl bu. Kolay mı? Kırk kere değiştirir insanı. Yine de ben, ne Asu’nun ne de benim öyle aman aman değişmediğimize inanıyorum. Zira sınıftaki, mandolin kursundaki arkadaşımı ne zaman düşünsem, hissettiklerim ilkokulda hissettiklerimden farklı değil. Bunca yıl boyunca yerine koyabileceğim başka bir Asu olmayan; ama dört on yıl boyunca ne zaman bir yoklama yapsam “Burda” demeyen kankam o. Ancak artık o “Burda”.

Yahya Kemal Caddesi’nde geçen o çocukluk günleri hala içinde küllenmeden sımsıcak duran bir yetişkin olduğumu iyi biliyorum bugün. Biz büyümüş; dört on yılı yani kırk yılı geride bırakmış; çocukluktan çok uzakta olsak da içimdeki o çocuğa dokunmayı hiç istemiyordum. O çocuk orada “o çocuk” olarak kalmalı. Çünkü o, sonraki etkileşimlerden etkilenmemiş, onlu hanelere taşmamış yaşların duru bakışını taşıyor; yüreği mandolinle çalınan bir Napoliten ezgide atıyor; arkadaşını yalnız bırakmamak için onun gittiği kursa parmak kaldırıyor, anne babasının tembihinin aksine. O çocuk, ilk onlu yaşların kitaplıklarda saklanılası biblosu gibi. Kırılmaması gereken bir biblo.
Acemi Demirci, 30.11.2011